Yumuşak karınlarınızı biliyoruz mesajı veriliyor

19.12.2014 17:40:46

Milli İstihbarat Teşkilatında 20 yılı aşkın bir süre görev yapan Remzi Ataman ilk defa ulusal basından Millî Gazeteye konuştu. Haber Müdürümüz Gökçen Göksalın sorularını cevaplayan Ataman, son günlerde sıkça gündeme gelen değişen ve dönüşen MİT ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu.

En Çok Okunanlar



TOPLU SMS ARTIK ÇOK UCUZ

Milli İstihbarat Teşkilatı’nda 20 yılı aşkın bir süre görev yapan Remzi Ataman ilk defa ulusal basından Millî Gazete’ye konuştu. Haber Müdürümüz Gökçen Göksal’ın sorularını cevaplayan Ataman, son günlerde sıkça gündeme gelen değişen ve dönüşen MİT ile ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu…

Osmanlı’dan günümüze Türk istihbaratının gelişim seyrini değerlendiren Ataman, yabancı istihbarat servislerinin Türkiye’deki faaliyetlerine de ışık tuttu. MİT üzerinden kopartılan fırtınalarına da değinen Ataman, Türkiye’nin gündemini uzunca bir süre meşgul eden sızdırmalara ilişkin ” Burada esas üzerinde durulması gereken husus; “neden artık bu dinlemelerin deşifre edildiği ve inkar edilmediğidir” Sanırım artık ülkeler kendi aralarındaki mücadelede İstihbarat Kuruluşları kartlarını oynamaya başladı. Ülkeler gizli servisleri üzerinden diğer ülkelere “sizi dinliyoruz, mahremiyetlerinizi/yumuşak karınlarınızı biliyoruz” mesajı gönderiyorlar.” değerlendirmesinde bulundu.

MİT’in son yıllarda yaşadığı değişim ne anlama geliyor?

MİT’e yönelik bir psikolojik savaş mı yürütülüyor?

Der Spiegel üzerinden servis edilen ‘Sizi dinliyoruz’ mesajı nasıl yorumlanmalı?

MİT, Emniyet İstihbarat, Askeri İstihbarat arasında bir çekişme var mı?

Yeni çıkarılan MİT kanunu neleri içeriyor?

MİT’in denetimi nasıl olmalı?

Oslo görüşmesini ve Dışişleri’ndeki toplantıyı kim ya da kimler sızdırdı?

MİT 1916 yılında 30 bine yakın çalışanı olduğu ifade edilen Teşkilat-ı Mahsusa’nın gerisine nasıl düşürüldü?

Türkiye’de insanlar zihinleri, MOSSAD ve CIA ajanlarının efsane olarak anlatıldığı film ve kitaplarla zehirlenirken, MİT neden içe dönük bir piar çalışması yapmıyor?

-İlk defa ulusal basına bir röportaj veriyorsunuz? Yanılmıyorum değil mi?

Evet, yazılı ulusal basın anlamında bu bir ilk oluyor. Öncelikle şunu belirtmek isterim: Uluslararası konjonktür, teknolojik, ekonomik, siyasi, kültürel, askeri vs. gelişmeler ne olursa olsun değişmemesi gereken veya bir ülke istihbarat teşkilatı için olması gereken öncelikli koşul “MİLLİ” olma koşuludur. İsmi “Milli Gazete” olan gazetenizin bu ifademin ne anlama geldiğini bilen gazete olduğunu düşünerek ve bilerek bu röportajı yapıyoruz. Devlet çapında İstihbarat faaliyeti yürüten ülke istihbarat kuruluşlarının ana gayesi, ülkesine (Devletine/Milletine) yönelik tehditleri önceden haber alarak etkisiz hale getirilmesini sağlamak yanı sıra devletlerarası rekabet ortamında muhtemel fırsatları da öngörebilmektir. İşte bu çerçeve; İstihbarat örgütlerinin ister istemez Milli bir felsefeye dayanmasını gerektirir. Bu hususun değişmez bir kaide olduğunun altını çizmek isterim.

-Siz uzun yıllar Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) çalıştınız. Şöyle bir geriye dönüp baktığınızda teşkilatta çalışmaya başladığınız ilk günkü MİT’le bugünkü MİT arasında ne gibi farklar var?

Osmanlı Dönemi İstihbarat kuruluşlarına ve faaliyetlerine bakacak olursak o dönemde yürütülen istihbarat faaliyetleri padişahtan padişaha farklılıklar arz etmektedir ve daha ziyade askeri istihbarat ağırlık söz konusu olmuştur. Zaten Osmanlı dönemindeki İstihbarat teşkilatının genelde askerlerden oluşan bir yapı olduğunu da görüyoruz. Ancak hakkını teslim etmek gerekir ki o dönemde sorunlu bölgelere müdahale etmek ve gerektiğinde yurtdışında devlet kurmaya varan başarılı uygulamalar gerçekleşmiştir. Cumhuriyet Dönemi İstihbarat kuruluşları ise klasik istihbarat anlayışı çerçevesinde çalışmalar yürütmüştür. Yani –Ermeni terör örgütü ASALA gibi yapılanmalara yönelik bazı istisnai uygulamalar hariç- ülke yönetimince istihbarat ihtiyacı olarak belirlenen bilgilerin derlenmesi ve bunların ilgili makamlara (Hükümet, Milli Savunma Bakanlığı, Milli Güvenlik Kurulu vb.) sunulması şeklinde yürütülen çalışmalardır. Bu faaliyet şekli günümüze kadar devam eden bir çalışma tarzıdır ve Milli İstihbarat Teşkilatı da bu yönde çalışmalar yapmıştır. Bu arada soğuk savaş yıllarında dünyadaki gelişmelere paralel olarak, komünizmle mücadele veya etnik bölücü örgüt PKK’nın faaliyetlerinin artması sonucu tehdit odaklı çalışmalara aşırı yoğunluk verildiğini söylemek de yanlış olmaz. Ancak bugün durum oldukça farklıdır. Zira yeni İstihbarat kanunu istihbarat teşkilatımıza oldukça geniş yetkiler yanı sıra sorumluluklar da yüklemektedir. MİT sadece istihbarat ihtiyacına konu bilgileri önceden veya sırasında derlemekten öte problemin çözümüne yönelik müdahil konumuna gelmiştir. Hükümet adına görüşmelerde bulunma, yurtdışında muhalif bazı örgütler vasıtasıyla çeşitli/değişik (diplomatik misyon mensuplarımızın sağ salim teslim alınması veya en son bir çocuk rehinenin kurtarılması gibi) operasyonlar yürütme durumuna gelmiştir. Şöyle bir soru akla gelebilir. İstihbarat teşkilatımız bundan önce bu tür uygulamalar gerçekleştirmiyor muydu? Tabi ki oluyordu ama bunlar bugünkü kadar basına açık şekilde yansımıyordu. Kaynak güvenliği ileri sürülüyordu ama bence asıl gerekçe gerçekleştirilen operasyonların hukuki bir zemine dayanmıyor olmasından kaynaklı bir endişe vardı. Günün birinde bir siyasi erkin hesap soracağı endişesi her zaman mevcuttu. Ancak bugün istihbarat kurumumuza böyle operasyonlar için yasal destek sağlanmıştır. Tabi yeni kanunla tanınan yetkilerin kullanılması için yeni bir yapılanma da zorunlu olacaktır. Zira yeni kanunla tanımlanan görev ve sorumlulukların eski idari yapılanma ile yürütülmesinde sıkıntılar yaşanacağı bir gerçektir. Unutulmamalıdır ki istihbarat; iyi bir ekibin, bir örgütlenme dahilinde, donanımları, görev dağılımı, yetki ve sorumlulukları belirlenmiş birimlerdeki kadrolarla gerçekleştirilir.

- Yabancı istihbarat servislerinin Türkiye’de yaptıkları dinleme faaliyetleri basında sıkça yer aldı. İnsanlar bu dinleme faaliyetlerinden yurt dışında çıkan gazetelerden öğrendi. Herhalde MİT de bizim gibi bu dinlemeleri yabancı basından öğrenmedi? Yabancı servislerle örtülü bir hesaplaşma içinde miyiz?

- Ülkelerin kendi reel politikaları doğrultusunda birbirlerini dinledikleri bilinen bir gerçektir. Bu gerçek ülke devlet adamlarınca da bilinir ancak diplomasi gereği bilmezden gelinir, inkar edilir veya nezaketen dile getirilmezdi. Bugün yaşanan durum aslında bir değişime işaret ediyor. Yani yapılan; geçmişte de vaki olan uygulamaların artık inkar edilmemesi, açıkça gündeme getirilebilmesidir. Tabi ki bu değişimin sebepleri vardır. İstihbaratın olmazsa olmaz ilkelerinden birisi üretilen “istihbarat kullanılması gerekliliğidir. Sanırım burada istihbaratın kullanımı ile ilgili yöntemde bir değişim söz konusu. Geçmişte hükümetler İstihbarat Kuruluşlarından aldıkları değerlendirmeleri aynı gizlilik oranında muhafaza eder ve gelen istihbari değerlendirmeyi deşifre etmeyecek şekilde uygulamalar gerçekleştirirdi. Tabi bazı hükümetler de bunun tam tersini yapabiliyorlardı. Yani istihbarat kurumunun değerlendirmesini dikkate almayan, önemsemeyen, değerlendirmeye katmayan, her zaman kendi siyasi görüşleri doğrultusunda değerlendirme notları bekleyen hükümetler olmuştur. Bunlar da ayrıca üzerinde durulması gereken hususlar ama tabi ki istihbaratın devamlılığı esastır. Bu çerçevede bütün ülkeler hasım olsun olmasın başka ülke istihbarat servislerince takip edildiklerini, dinlendiklerini bilir. Burada esas üzerinde durulması gereken husus; “neden artık bu dinlemelerin deşifre edildiği ve inkar edilmediğidir” Sanırım artık ülkeler kendi aralarındaki mücadelede istihbarat kuruluşları kartlarını oynamaya başladı. Ülkeler gizli servisleri üzerinden diğer ülkelere “sizi dinliyoruz, mahremiyetlerinizi/yumuşak karınlarınızı biliyoruz” mesajı gönderiyorlar.

-Der Spiegel üzerinden servis edilen ‘Sizi dinliyoruz’ mesajı ne anlama geliyor?

İşte Der Spigeil’in mesajını da bu anlamda değerlendiriyorum. Tabi bu arada Der Spiegel gibi dergilerin de istihbarat servisleriyle olan ilişkileri de böyle vesilelerle açığa çıkıyor. Dünyadaki tüm istihbarat servislerinin ilişkide oldukları medya organları vardır. Bunların çeşitliliği, bazen üst düzey sorumlularına göre değişebilir. Bu değişiklik gizli servis inisiyatifinde olabileceği gibi işbirliği yapan medya grubunda da olabilir. Aslında menfaat karşılıklıdır. Gizli servis basında yer almasını istediği bilgileri bilinçli ve planlı şekilde sızdırır/verir. Bunun karşılığında medya grubu da haber ihtiyacını karşılamış, haber atlamamış olur. Tabi bu arada gizli servis ile olan irtibatını da muhafaza etmeyi arzu eder. Zira günün birinde, ilginç bilgileri ihtiva eden ve medya grubuna reyting sağlayacak haber beklentisi vardır.

-Daha önce de PKK ile yapılan görüşme, Dışişleri’ndeki toplantıların kayıtları sızdırılmıştı. Hep bir sızma var? MİT bu sızmaların arkasında kimler olduğunu bilmiyor mu?

Bakın PKK ile Oslo’da yapılan görüşmelere ait ses kaydının sızması farklı bir olay. Özellikle belirtmek gerekir ki; Oslo görüşmelerinin kimin ve hangi amaçla sızdırdığını tespit etmek için bir İstihbaratçı olmaya gerek yok. Görüşme kaydını dinleyen hemen hemen herkes, kayıt seslerinin tonlarından ve görüşmenin içeriğinden –biliyorsunuz sızdırılan görüşme kaydı, seçilen belli kısımların bir araya getirilmesi ile oluşturulmuş, yani psikolojik harekat/propaganda amaçlı, moda deyimle “Algı Operasyonu” amaçlı oluşturulmuş bir kayıt ve kayıtta örgüt mensuplarının talepleri/bu talepleri dile getiriş şekilleri dikkat çekiyor- cihazının kime yakın veya kimin üzerinde olduğunu veya başka bir anlatımla en azından kaydın kimler tarafından yapılmadığı anlaşılabilmektedir. Sanırım görüşme kaydını dinleyen birçok kişi, özellikle görüşmeler konusuna kafa yoranlar, ses kaydının PKK kanadınca yapıldığını anlamışlardır.

-MİT elemanlarının bir örgütün içine sızması ve faaliyet yürütmesi sakıncalı bir şey mi?

Şunu unutmamak gerekir ki istihbarat faaliyeti özel ve önemli bir faaliyettir. Bu faaliyeti, devletin yürüttüğü diğer tüm faaliyetlerden farklı kılan özellikleri vardır. İstihbarat yani bilgi derleme çalışması her zaman açık kaynaklardan veya teknolojinin sunduğu imkânlarla yürütülemez. Şayet illegal bir yapının faaliyetlerinden önceden haberdar olmak istiyorsanız, bu yapının içersinde size bilgi getirecek unsurlarınız da bulunması gerekir. Bu unsuru oluşturmak konusunda farklı çalışmalar vardır. Ama 2 temel felsefe işler. Ya örgütün içersinden birisini mimler ve taraf değiştirmesini sağlarsınız veya örgütün içersine bir unsurunuzu dışarıdan monte edersiniz. Bunlardan başka yöntemler tali, ikinci dereceden yöntemlerdir. Bu yöntem, dünyada faal tüm istihbarat örgütlerince benimsenen ve uygulanan yöntemdir.

-Başarılı bir yöntem mi sizce?

Yöntemin ne ölçüde sağlıklı işlediği ise sürekli tartışılan bir konudur. Bazı istihbarat örgütleri bu yöntemin mahsurlu yönlerinin daha ağır bastığını, demokratik veya adli makamlar nezdinde suç unsurunun belirlenmesinde geçerli olmadığını savunur. Bazı İstihbarat örgütleri ise bu yönteme fazlasıyla itibar ederler. Hatta İsrail gizli servisi için; “dünyadaki her Yahudinin İsrail gizli servisinin doğal ajanı olduğu” iddiası vardır. Yöntemin Türkçesi “insan kaynaklı istihbarat” çalışmasıdır. Yani işin içinde “İnsan” vardır. Duygusal bir yaratık olmasıyla, zaaflarıyla, tutkularıyla, etkilemesi ve etkilenmesiyle, korkusuyla, cesaretiyle, inançlarıyla kısacası insana özgü tüm yönleriyle bir canlı vardır. Tabi istihbarat faaliyeti sırasında, özellikle ikna/angaje aşamasında bu hususların tamamı göz önünde bulundurulur. Ancak canlı kaynak ihtiyacı bazen ağır basar ve istihbaratçı olayın akışı içersinde bu özelliklerden bazılarını görmezden gelebilir. İşte bu durumlarda gerek doğru ve sağlıklı istihbaratın üretilmesi gerekse yürütülen faaliyetin güvenliği hususlarında sakıncalar ortaya çıkar ki bu da istihbarat faaliyetini yürüten kuruluşta problemler/sıkıntılara neden olur. İstihbaratçının bu yönden sürekli uyanık olması gereklidir.

-İnsan odaklı bu istihbarat çalışmasının öneminden biraz bahsedermisiniz?

Unutulmamalıdır ki neticede istihbaratçı da bir insandır ve onun da tıpkı kullandığı ajan gibi zayıf ve güçlü yönleri vardır. Bu yönleriyle istihbarat çalışması zeka savaşıdır. Donanımları yeterli, milli hassasiyetleri bulunan, her yönüyle kendini yetiştirmiş, ülke menfaatlerini her zaman şahsi menfaatlerinin üzerinde/önünde tutan bir istihbaratçı kolay hata yapmaz. Ama bazen böyle bir istihbaratçı kendisini, hatalı kurgulanmış bir çalışmanın merkezinde bulabilir. Açıkçası, sırf yürüyen bir faaliyet varmış görüntüsü vermek için angajesi yapılmış ama gerçekte çift taraflı veya aslında karşı tarafa çalışan bir ajan/elemanla çalışma durumunda kalabilir. İstihbarat örgütlerinin hiyerarşik yapısı, emir-komuta dizilimi, ekipçilik, adamcılık gibi bazı menfi unsurlar da dikkate alındığında; istihbaratçı yanlış yürüyen uygulamaya müdahale edemeyebilir. Zekasını ve kıvraklığını ne kadar kullanırsa kullansın sonuçta samimi olmayan, karşı tarafa çalışan bir elemanla işbirliği yapmak durumundadır. Bu tip durumlar çok sık karşılaşılmamakla birlikte muhtemel vakalardır. Çoğu istihbaratçı bu tip hain plan ve elemanların kurbanı olmuştur. Hele bir de kurum içersinde acımasız bir rekabet varsa, bu tür ajan/elemanlar vasıtasıyla istihbaratçı kolaylıkla ekarte edilir. Şunu asla unutmamak gerekir ki; en iyi istihbarat teşkilatı, hasım istihbarat teşkilatına bu tür operasyon yapabilen istihbarat teşkilatıdır. Bu çerçevede insan kaynaklı istihbarat çalışmalarında, kaynağın her daim çift taraflı olabileceği veya bizatihi karşı tarafın sürdüğü bir personel olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır.

-MİT, Emniyet İstihbarat, Askeri İstihbarat, sanki farklı amaçlar için birbirlerine karşı mücadele ediyorlarmış gibi bir tablo var karşımızda. İstihbarat birimleri arasında bu mücadelenin sebebi ne?

- Bu husus sadece ülkemize has bir durum değil. Geri kalmış/bırakılmış, gelişmekte veya gelişmiş ülkelerde bile güvenlik güçleri istihbarat birimleri arasında rekabet vardır. Aslında tadında ve dozunda bir rekabet istihbarat üretimi kadar denetimi için de önemlidir ve faydalıdır. Ancak ne yazık ki rekabetin şiddetli olduğu dönemlerde faydalı olmak yerine yıkıcı bir çalışma ortamı söz konusu olur. Her ne kadar istihbarat birimleri yetkilileri böyle yıkıcı bir rekabetin olmadığını, uyum içersinde çalışıldığını ifade etse de bu doğru değildir. İstihbaratın üretilmesi konusunda rekabet bir ölçüde anlaşılabilir. Ancak rekabet ortamı içersinde, bir başka istihbarat biriminin çalışmasını engellemek, çalışmayı sekteye uğratmak son derece zararlıdır. Şimdi geçmişte Emniyet, MİT ve TSK’da istihbarat birimlerinin başında görev yapmış görevlilere sorun. Alacağınız cevap mutlaka; “kendi dönemlerinde diğer istihbarat birimleriyle uyumlu ve paylaşım içersinde çalışıldığı” şeklinde olacaktır. Bu gerçek midir? Tabi ki hayır. Meselenin böylesine vahim boyutlarda olmasına sebep olanların başında sanırım siyasi iradeyi temsil eden hükümetler gelmektedir. Akla şöyle bir soru bile gelebiliyor. Acaba, birbirileriyle uğraşan istihbarat birimleri hükümetlerin işine mi gelmiştir? Tabi böylesine zor bir soruyu net cevaplamak da zor. Komplocu bir bakış açısıyla bazılarımız “evet” diyebiliriz.

-Ülkenin menfaatine olmayan bu tür kısır çekişmelere neden engel olunmadı?

Öncelikle açık yüreklilikle söylemek gerekirse, bunu arzu eden bürokratlar ve siyasiler olmuştur. Sorunun çözülmesini, bütün istihbarat kuruluşlarının üzerinde yer alan bir “Çanak İstihbarat” örgütünün kurulmasında görenler oldu. Bütün istihbarat kuruluşları üzerinde yer alan yeni bir istihbarat teşkilatının kurulması yanı sıra mevcut Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bu çanak istihbarat görevini yerine getirmesi gerektiğini düşünenler de oldu. Hatta tanımlanan bir görevle MİT’e istihbarat koordine görevi verildi. Ancak ne yazık ki bu görev/süreç bugüne kadar işletilemedi. Sanırım daha sonra yeni bir koordinasyon makamı olarak Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı (KDGT) oluşturuldu. Bu denemenin de ne ölçüde başarılı olduğunu zaman içerisinde gördük. Zira yeni MİT kanunu ile Milli İstihbarat Teşkilatı’nın, bütün istihbarat kurumlarının koordinasyonunu sağlama görevine yeniden vurgu yapıldı. Tabi bu arada olan KDGT’ye oldu ve kısmen açığa düştü. Ancak kurulmuş bir yapının yeniden kapatılması uygun görülmediğinden şimdilik KDGT faal görünüyor. Bu arada dikkat edilmesi gereken bir başka husus KDGT’nin İçişleri Bakanlığı’na bağlanması ve müsteşarlığına MİT eski Müsteşar yardımcısı Muhammed Dervişoğlu’nun getirilmesi. Bu yeni gelişme KDGT’nin bir üst veya denk istihbarat değerlendirme yapısı değil, artık MİT’in altında ve içişlerine bağlı bir kuruluş olarak yerinin belirlenmesine işaret ediyor.

- Yeni çıkarılan MİT kanunu, istihbarat kurumları arasındaki bu çekişmeye bir son verebilir mi?

- MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın hükümetle koordinasyonu dikkate alındığında, MİT’in bunu gerçekleştirebileceği gibi bir kanaat ortaya çıkıyor. Ancak hukuki zemin ne kadar yeterli, onu bilemiyoruz. Kaldı ki istihbarat faaliyeti bizim bildiğimiz ve pratikte uyguladığımız kadarıyla sadece MİT, Emniyet, Dışişleri Bakanlığı ve TSK’dan ibaret değil. Maliye Bakanlığı, SPK, BDDK, MASAK, Bankalar, bazı bakanlıklar gibi birçok kuruluşun istihbarat çalışmaları yürütmesi gerekliliği bir zorunluluk var ortada. Gelişmiş bazı ülkelerde bunları görüyoruz. Bu tür kuruluşların bazı ülkelerde yasal dinlemelerden tutun suçüstü uygulamasına bile gidebildiğini görüyoruz.

-MİT, hiçbir dönemde bu kadar çok konuşulmamış, gündeme gelmemişti. Birileri MİT’i kum torbası mı yapmak istiyor?

- Milli İstihbarat Teşkilatı bugüne kadar hep kendisine yönelik yapılan saldırıların neredeyse tamamında sessiz kalmıştır. Aslında Psikolojik Harekatta bu bir yöntemdir. Yani saldırı şeklindeki bir suçlama/ifadeye karşılık vermeyerek konunun kamuoyunda yer almasını engellersiniz. Savunma amaçlı bir açıklama yaparsanız konu gündemde kalmaya devam eder ve böylece suçlama yapan taraf da amacına ulaşmış olur. İşte kurumun gerek yukarıda belirttiğim amaçlı gerekse gizlilik amaçlı sessiz kalışı, sizin de ifade ettiğiniz gibi kurumun bir kum torbası gibi algılanmasına, yani yumruk yiyen ancak yumruk atamayan bir hedef olarak görülmesine yol açtı. Bu durum, ülkemiz menfaatlerine aykırı gelişen olaylarda sorumluluğu kabul etmeyen veya pozisyonu itibariyle karşılarında yer alan kesimleri suçlamayı hedefleyen kesimler için bir imkân gibi değerlendirilmiştir. Geçmişte MİT ile ilgisi olmayan bazı olayların da MİT üzerine yıkılmak istendiğini gördük. Ama son zamanlarda Uludere bombalama olayı, KCK içerisindeki birkaç ajanın deşifresi, Tırların durdurulması, görüşme kayıtlarının sızması gibi olaylar tamamen MİT’e saldırı mahiyetinde gerçekleşti. Şahsen bu saldırıların arkasında bir gizli servisin bulunabileceğini bile düşündüğüm olmuştur. Ancak zannediyorum öyle bile olsa saldırıyı gerçekleştirenlerin amacı siyasi mülahazalardan, kuruma egemen olma arayışlarından kaynaklandığını düşünüyorum. Sonuçta bu bir siyasi motiftir ve Türkiye aleyhine faaliyet yürüten bir gizli servis de bu motiften istifade etmek isteyecektir.

-Türkiye’de insanlar MOSSAD ve CIA ajanlarının efsane olarak anlatıldığı film ve kitaplarla yetişti ve hâlâ da yetişiyor. Neden MİT içe dönük bir piar çalışması yapmıyor?

Yapmıyor demek yanlış olur. Yapmaya çalışıyor ama beceremiyor. Sanırım son zamanlarda TV kanallarında yayına giren bazı diziler bu amaca yönelik çalışmalar. Ancak senaryo/kurgu ve görsel sunum zayıf kalıyor. Tabi bu sebeple halkta karşılık bulmuyor. Her ne kadar Sn. Bülent Arınç basın açıklamasında bazı dizilerden bahsederek reyting artırmaya çalışsa da bu pek mümkün gözükmüyor.

-Türkiye’nin istihbarat geçmişi yabancı istihbarat birimlerinden daha eski diyebiliriz. Teşkilat-ı Mahsus’a toplumda çok bilinmese de hâlâ gizleri çözülememiş eşine ender rastlanan bir yapı. 1916 yılında 30 bine yakın çalışanı olduğu ifade ediliyor. Ne oldu da istihbarat alanında biz bu kadar geriledik?

- Bu sorunuz, hakkında bir kitap yazılacak boyutta derin ve tartışılması gereken hususları içeriyor. İstihbarat teşkilatımızın arzu edilen seviyede güçlü, yetkin olmadığını kabul edersek, bu sorunun Türkiye dışında küresel hesaplaşmalardan tutun ülkemize ait bazı problemlere kadar birçok unsurdan meydana geldiğini görebilirsiniz. Ancak bütün bu etken unsurlar arasından hangisinin kurum üzerinde daha olumsuz etkide bulunduğunu söylemek gerekirse; bana göre siyasi çekişmelerin kurum üzerinde etkili olduğunu belirtebilirim. Sn. Göksal istihbarat faaliyeti her dönem her ülke için özel ve önemli bir faaliyettir. Egemenlik arayışında olan her kesim istihbaratın bu özelliğinden istifade etmek ister. Türkiye’deki siyasi yelpazede yer alan kesimlerce istihbarat teşkilatının bu özelliği her zaman dikkate alınmıştır. Bu nedenle zaman zaman iktidarlar kurumu kontrolleri altında bulundurmak istemişlerdir. Fakat yakın bir zamana kadar kurumun başında askerlerin olması, buna kısmen izin vermemiştir. Öte yandan TSK’nın ülke yönetimi üzerinde etkili olduğu dönemlerde askerlerin, kurumun bu önemli özelliğini bilerek ve kurumun siyasi iktidarlar tarafından ele geçirilebileceğini değerlendirerek, bir tedbir olarak kurumun çok güçlü ve yetkin olmasına imkan tanımadıklarını düşünüyorum. Bir sonuç olarak bazı iktidarlar, kontrol altına alınamayan ancak etkili bir organ konumunda da olmayan kurumun problemleriyle ilgilenmemişler, aksine vasat bir istihbarat kuruluşu olarak çalışmalarını sürdürmesini arzulamışlardır.

Basit bir benzetme ile açıklamaya çalışırsak; Önemli bir silah olan istihbarat faaliyeti keskin bir neşter gibidir. Ehil olan ellerde kullanılırsa çok iyi sonuçlar verir. Tıpkı neşterin bir cerrah doktor tarafından ameliyatlarda kullanılması gibi. Ancak aynı neşterin amacı tedavi olmayan psikolojisi bozuk bir saldırgan tarafından kullanılması halinde neler olabileceğini hepimiz tahmin ederiz. İşte ben durumu buna benzetiyorum. Yani İstihbarat gibi keskin neşter özelliğindeki silahı kullanacak sağlıklı siyasi partilerin olmadığını düşünen askerin kontrolünde özellikle güdük ve etkisiz bırakılmış bir kurum olarak kalabilmiş bir teşkilat bugüne gelebilmiştir. Nasıl bir teşkilat ortaya çıkmıştır. Klasik manada tehditler odaklı haber toplayan, bunları değerlendiren ve hükümete sunan bir yapı söz konusu olmuştur. Eleştirel açıdan bakarsak; asker bu endişelerinde tam olarak haksız mıdır? Ne yazık ki mevcut yapıda, yani doğru ve sağlıklı iç ve dış denetimi olmayan bir istihbarat teşkilatı için bu endişelerin taşınmasında haklılık payı vardır. Bu endişeler MİT’in; hacim yönünden yetersiz, birçok ülkede farklı organizasyonların yürüttüğü çalışmaların hepsini bir tek bünyede yürütmeye çalışan, istihbaratın koordinasyonu konusunda hâlâ yeri/konumu tartışmalı olan, ciddi iç ve dış denetim eksikliği bulunan sorunlu bir yapı olarak kalmasına neden olmuştur.

- Anlatımlarınıza göre denetim çok önemli ve sorunun büyük bölümünün çözümlenmesinde, haklı bazı endişelerin ortadan kaldırılmasında etkili bir yöntem.

- Bugün MİT’e ait problemlerin çoğalarak birikmesine ve çözüm konusundaki karamsarlığa neden olan en önemli neden; “İstihbarat Faaliyetlerinin Denetlenemez” olduğuna ilişkin inançtır. Bu yanlış kanaat, istihbarat kurumumuzdaki mevcut problemlerin ortadan kaldırılması yanı sıra istihbarat teşkilatımızın yetkin, donanımlı, itibarlı, halkıyla barışık, tüm kurumlarla uyum halinde vs. özelliklerde olmasını engellemiştir.

-MİT’in bugüne kadar faaliyetlerinin tam anlamıyla denetlenemediğini, gizlilik nedeniyle kısmen hesap sorulamaz bir kuruluş olduğunu biliyoruz. Peki, kurumun bir iç denetim mekanizması yok mu?

Her kurumda olduğu gibi MİT’te de iç denetimi yapması gereken bir teftiş kurulu mevcut. Bildiğiniz gibi teftiş kurullarında, denetimi konusunda uzman, yani kariyer bir meslek olarak meslek hayatına müfettiş olarak başlamış ve teftişte uzmanlaşmış, idari yapıda daha önce bir ekibin içerisinde yer almamış ve dolayasıyla etki altında kalmadan tarafsız ve doğru karar verecek müfettişler bulunmalıdır. Bir İstihbarat teşkilatında bunun aksi durumda neler olur. Sanırım konunun daha iyi anlaşılması için bir örnek vermek gerekecek.

İstihbarat hiyerarşisi içerisinde “Operasyonel Değerlendirmede” sıralı amirleriyle çalışan bir istihbaratçı düşünün. Çalışma sırasında bu görevli, yaptığı değerlendirmeyle –önemi sonradan teyit görecek- çok önemli bir hususu tespit etmiş olsun. Ne var ki görevlinin bu tespiti birlikte çalıştığı sıralı amiri tarafından yapılan bir hata ile değerlendirilememiş ve olayın açığa çıkmasıyla (Yöneltilen savunma talebi üzerine görevlinin “değerlendirmeyi yaptığı ve makamlara sunmak için hazırladığı metnin daire sorumlusunca alıkonulduğunun belirtilmesiyle) amir sıkıntı yaşamış olsun. Böyle bir gelişmeden yıllar sonra görevli memurun amiri, kurum içersinde kızak görev olarak değerlendirilen teftiş kuruluna müfettiş olarak atanırsa ve yıllar sonra bir vesile ile (bu vesile konuşmamın başında belirttiğim çift taraflı çalışan bir ajanın operasyonu veya dışarıdan irtibatlı bir şahsın “güya” şikayeti olabilir) başlatılan bir teftiş/soruşturmada müfettiş eski amiri olursa nasıl bir karar ortaya çıkar tahmin edebiliyor musunuz? Bu olayda müfettiş kinden, intikamdan uzak karar verebilir mi? Hele bir de kurumda ekipler, çeteler, gruplar varsa ve geçmişte istihbari/idari kadrolarda çalışan bu müfettişin söz konusu gruplardan birisiyle irtibatlı olduğu düşünülür ve hakkında teftiş yürüttüğü görevlinin kendi ekibinden olmadığı kanaatini taşıyorsa; sağlıklı, dürüst, doğru denetim olabilir mi? Aksi ispatlanamayacak bir konuda görevli şahıs (Yıllar sonra o da terfi ederek belli bir makama gelmiş olsa bile) temini mümkün olmayan delillerle kendisini nasıl savunacaktır? Tabi ki haklı olmasının cesaretiyle savunmasını yapacak, itirazlarda bulunacaktır ama denetimin böyle bir yapıda olduğu kurumda itirazları hep sonuçsuz kalacaktır. Ayrıca; bir dönem birlikte çalıştığı ve aralarında husumet bulunan eski çalışma arkadaşınca teftiş edilen birisi, hele bir de gizli faaliyet yürütülen konuda ne kadar açıklamada bulunabilecek, doğrulunu nasıl ikna edebilecek ve bunları nasıl kanıtlayabilecektir? Bunun gibi onlarca örneğin bulunduğu bir istihbarat teşkilatında çalışanlar denetime nasıl inanıp güvenebilir. Hele bir de denetim üzerinden intikamların alındığı, operasyonların yapıldığı, haksız yere işlemlerin yürütülmesi söz konuysa. Çalışanların ruh sağlığını direkt etkileyecek bu gibi olaylar tabidir ki yürütülen çalışmayı da etkiler. İyi bir denetim mekanizması işte bu açılardan çok önemlidir.

- Peki, bir istihbarat teşkilatının dış denetimi nasıl mümkün olur?

- Sanırım önce bir istihbarat teşkilatının neden bir dış denetime tabi tutulması gerekir? Onu açıklamamız lazım. Sn. Göksal; Sosyoloji master öğrenimim sırasında, hocalarımdan olan Sn. Kadir Cangızbay’ın dile getirdiği bir husus, beni kurumumun işlevinden kaynaklı kimliğinin ne olduğu konusunda epey düşündürmüştü. Cangızbay her kurumun çalışanını kuşatan bir kimliği olduğunu söyleyerek “Kurumsal olan Bireyseli aşar” derdi. Evet, istihbarat faaliyeti yürüten kuruluşların gizlilikten, gizli çalışmadan, şüpheci olma gerekliğinden vs. kaynaklanan bazı özellikleri var. Hatta bu özelliklerin daireden daireye çalışanları farklılaştırdığını bile düşündüğüm olmuştur. Mesela gözlemlerime göre kontrespiyonajcılar aşırı şüpheci, çevreleriyle ilişkileri sürekli mesafeli insanlar gibi gelmiştir bana. Espiyonajcılar da tam tersine rahat, esprili, hoşgörülü, insanlarla kolay temas kurabilen vs formatta kişilerdir diye düşünürüm. Ancak bütün bunların da ötesinde dünyadaki tüm istihbarat kuruluşlarını tehdit eden bir unsur vardır ki ben bunun yerinde bir dış denetimle kontrol altına alınabileceğini düşünüyorum. Takdir edersiniz ki istihbarat teşkilatlarının yürüttüğü faaliyetler gizliliği nedeniyle kamuoyuna pek yansımaz. Bu nedenle yapılan hataların büyük kısmı da bilinmez. Ancak bazı hatalar öylesine büyük boyutludur ki; ülkeleri dünya kamu oyunda sıkıntıya düşürecek sonuçlar ortaya çıkarabilir. Ben burada bilinen bir örnekle olayın vahametini açıklamaya çalışacağım. Sanırım bunlardan en tazesi ve bilineni CIA’nın yalancı bir kaynak şahıstan yaptığı istihbarat hatasıdır. Bilindiği gibi ABD’nın Irak’a müdahalesi, BM nezdinde de yaptığı açıklamayla, Irak’ta nükleer savaş silahlarının bulunması nedenine dayandırılmıştı. CIA, bu değerlendirmesini, Irak’ta yaşayan bir kimya öğretmeninin kurguladığı bilgilere dayanarak yapmıştı. CIA bu değerlendirmesinde öylesine ikna olmuştu ki General POWEL BM görüşmelerinde, tüm dünya kamuoyu önünde ısrar ve inatla bu hatalı bilgiyi savunmuştu. Kimyasal silahlara ilişkin “Yalan/Aldatma bilgi” kurgulamasını yapan kimya öğretmeninin bölgeden kaçarak bir Avrupa ülkesine yerleşmesi ve bütün gerçeği tüm detayları ile anlatması ile ortaya çıkan bu istihbarat hatası sanırım CIA için bir utanç kaynağı olmuştu. Amerika daha önce benzer büyük hatayı Afganistan’da da yaptı. Bu hatada ortaya çıktı. Nasıl mı çıktı? İşte bahsettiğim dış denetim sonucu oldu. Zamanın hükümeti, CIA’nın Afganistan’da ne gibi çalışmalar yürüttüğünü öğrenmek için bölgeye bir yetkili gönderdi. Yetkili bölgede yürütülen çalışmalara vakıf olduğunda dehşete düştü. Zira ülkesinin gizli servisi, aslında kendi ülkesine hedef olan örgütlere muazzam yardımlar yapıyordu. Sovyet tehlikesine odaklanmış gizli servis yetkilileri, yürüttükleri çalışmanın gelecekte ABD’ye ne gibi tehditler ortaya çıkaracağı gerçeğini görmezden geliyorlardı. Afganistan örneğinde olduğu gibi istihbarat faaliyetlerinin, hükümetler tarafından atanacak/görevlendirilecek şahıs/heyet/komite vs. organlarca denetlenmesi sayesinde işte bu tip hataların önüne geçilebilecektir. Bu denetim çeşitli ülkelerde farklı şekillerde yapılıyor. Bazı ülkeler komisyon oluşturuyor, bazıları seçilmiş bir savcı atıyor. Yani yürüyen örnekleri mevcut.

-MİT’in başına daha çok asker kökenli isimlerin getirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu bir avantaja mı yol açıyor.

Şunu öncelikle belirtmek isterim ki; askeri istihbarat, istihbaratın en önemli ve yoğun bölümünü oluşturmuştur ve günümüz gelişmeleri ile Türkiye’nin gelişmeler karşısındaki konumu askeri istihbaratın istihbarat içerisindeki ağırlığını korumaya devam ettirecektir. Ayrıca MİT’in askeri istihbarat konusunda da çalışmalar yürüttüğünü göz önüne alırsak, kurumda askeri personelin bulunması gerektiği gerçeğini de görmüş oluruz. Hepimizin iyi bildiği gibi askeri konular ayrı bir uzmanlık konusudur. Bu mesleğin içerisinde yetişmiş, uzmanlaşmış kişilerce yürütülmesi zorunluluğu vardır. Bu nedenle MİT’te tabiî ki askeri personel bulunacaktır. Ancak kurumun başında bir askerin bulunması tartışılabilir bir husustur. Evet, avantajları da vardır, mahsurları da vardır. Örneğin belli bir zamana kadar MİT’e siyasi partilerin egemen olamayışının, kurumun ülke menfaatleri doğrultusunda objektif olabilmek için siyasi partilere mesafeli duruşunun (menfaat sağlama amaçlı bir yöneticilerin bazı siyasi partilere çeşitli yaklaşımları hariç) nedeni, uzunca bir süredir MİT’in asker müsteşar tarafından yönetiliyor olmasıdır. Tabi bu önemli bir avantajdır. Bunun karşısında asker müsteşar dönemlerinde asker çocukları, gelinleri/damatlarının ayrıcalıklı muamele gördüğü söylentileri de olmuştur. İyi bir üniversite kazanamayan asker çocuklarının kuruma yerleştirildiği, bunların daha iyi bölge/konularda çalıştırıldığı, devrelerine göre daha rahat terfi ettikleri gibi dedikodular vardı. Fakat şunu da samimi belirtmek gerekir ki; asker taşıdığı üniformanın ağırlığı/etkisi ile çoğu zaman adil ve hakkaniyetli personel yönetimini esas almaya çalışmıştır. Bunu yüzde yüz başaramasa da en azından askeri yönetimler sırasında adil personel yönetimi konusunda dedikodular daha az olmuştur. Ancak İstihbarat faaliyeti, değişen/gelişen olayları izleme ve bunlara göre alınacak pozisyonları değerlendirerek yürütmeye sunma işlevi gereği kendisini de geliştirmesi, gelişmelere paralel yenilenmesi, büyümesi gereklidir. Sanırım askerler küçük/çekirdek, kontrolü kolay bir istihbarat yapısını tercih ettiler. Bu sebeple MİT diğer istihbarat kurumlarına göre biraz geride kalmıştı.

-Sönmez Köksal ile bu yönde bir değişimin temelleri atıldı diyebilir miyiz?

Sönmez Köksal ve Hakan Fidan yönetimindeki kurumun bu nedenle hızlı değiştiğini ve geliştiğini görüyoruz. Mesela hükümetle koordinesi son derece iyi Hakan Fidan olmasaydı MİT, kendisine büyük imkanlar sağlayacak bu yeni kanunu siyasilere kabul ettirebilir miydi? Gelmiş geçmiş bütün müsteşarların arzuladığı ancak başaramadığı kanunu çıkarmak başarısı Hakan Fidan gibi bir aktörün varlığı sayesinde olmuştur ve MİT bu açıdan Hakan Fidan’a minnettardır. Asker müsteşar konusuna dönecek olursak, Hakan Fidan da eski bir askerdir ve konunun mutlaka farkındadır. Yani değerlendirilmesi gereken, askeri istihbarat açısından yürütülmesi gereken konularda asker kökenli şahısların istihdamını öngörebilecek yapıda olduğunu düşünüyorum. Güvenlik konusunda askerin devre dışında bırakılmasını doğru bulmuyorum. Mesela açılım süreci olarak belirtilen görüşmelerde askerlerin bulunmaması bence büyük hata. Hâlâ bu hatanın farkına varılmamasını, çözüm sürecinin esas taraflarından birisi olan askerin bu sürece aktif dâhil edilmemesini hayretle karşılıyorum.




REMZİ ATAMAN KİMDİR?

1989 yılında Milli İstihbarat Teşkilatında göreve başlayan Remzi Ataman, yurtiçi ve yurtdışı olmak üzere değişik birim ve bölgelerde çeşitli rütbelerde görev yaptı. Ataman 2010 yılında emekliye ayrıldı. Ataman başarılarından ötürü çok sayıda madalya ve ödüle layık görüldü.

---son---


10 BİN SMS SADECE 150 TL



       
(3,4 puan)/12
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karaktersiz ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Kalan Karakter: 500