CHP yapamaz ama AKP isterse Dersim katliamının yaralarını sarar

29.11.2010 13:01:53

'İki Tutam Saç: Dersimin Kayıp Kızları' belgeselinin galası Mart ayında yapılmıştı. Geçtiğimiz Cuma gününden itibaren sinemalarda da gösterilmeye başlandı. Kazım ve Nezahat Gündoğan imzasını taşıyan belgesel, resmi tarihle bölge insanın zihnindeki resim arasındaki derin farkı çok çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

En Çok Okunanlar



TOPLU SMS ARTIK ÇOK UCUZ

Binlerce insanın öldüğü, binlercesinin sürgüne gönderildiği, bir o kadarının kayıp olduğu 1937 katliamının tanıklarıyla yapılan röportajlardan yola çıkılmış. 72 kişinin öyküsüne ulaşılmış ancak filme dördünün yaşamı yansıtılmış. Kayıpların sistemli uygulanan bir politika dâhilinde katliama katılan asker ve sivil bürokratlara verildiği ancak kendilerine evlatlık değil, düşman gibi davranıldığı, dayanılmaz acılar çektirildiği anlaşılıyor. Tarihiyle yüzleşmek isteyen herkesin görmesi gereken bir film. Ellerindeki tüm malzemeyi kitap olarak da çıkarmaya hazırlanan Gündoğan çifti, Başbakan Tayyip Erdoğan'dan devletin elindeki resmi kayıtları açıklamasını ve devlet adına özür dilenmesini bekliyor. Yaralar sarılsın diye... Kayıp kızların muska olarak saklanan saçları hatırına... İnsanlık namına...

-Filmin basına yansıması Eylül 2009. Gala Mart 2010'da yapıldı. Gösterimi neden bu kadar gecikti?

-(Kazım)Belgesel filmi sinemalarda göstermek zor. Biz öncelikle film festivallerine başvurduk. Sinema salonları bu tür filmlere çok ilgi duymuyor. Alternatif sinema salonlarında, ancak bir iki gösterim için olanak yaratabildik. Şimdi İstanbul, Ankara, Diyarbakır, Batman, Urfa, Adıyaman, Kahramanmaraş, Hakkari, Gaziantep, Mardin'de gösterime girdi.

-Dersim gerçeğini hiç bilmeyenler bu filmi izlediğinde ne tepki verdi?

-Dersim 1937-38 olayları şöyle biliniyordu: Orada gerici bir ayaklanma var. Türkiye cumhuriyeti devleti de bu gerici ayaklanmayı bastırdı. Ama işte bastırırken de biraz dozajı kaçtı diye bir algı vardı. Filmi seyredenler arasında yaa, böyle mi olmuş, diyenler oldu. Sonra bunu anlamaya çalışanlar, mesela Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nden insanlar gelip bu filmi izlediklerinde "Türklüğümüzden utanıyoruz" diyenler oldu. MHP'li insanlar bu filmi izlediğinde, biz böyle bilmiyorduk. Tamam büyükler isyan etti de, bu çocuklara niye böyle yapıldı biçiminde tepki verdiler. Toplumun büyük kesimi de çocuklara, kadınlara bu yapılmamalıydı dedi. Yeni yeni bir gerçekle yüzleşme, onu sorgulama süreci başladı. Biliyorsunuz Onur Öymen, Dersim isyanında analar ağlamadı mı diyerek o gün yapılanlara destek vermişti. Başbakan ise Dersim katliamı ibaresini kullanmıştı. Dersim'in Kayıp Kızları gündem yaratan, bir tarihsel süreci tartıştıran bir film oldu.

-CHP film ile ne ölçüde ilgilendi? Kılıçdaroğlu, "Bize de bir kopya verin, seyredelim" dedi mi?

-Öyle bir şey olmadı. Kayıtsız kalmayı tercih ettiler. Galaya Onur Öymen başta olmak üzere CHP'li birçok partiliyi davet etmiştik. Gelmediler.

-Filminizde bu olayları hiç bilmeyen insanlara çok az bilgi verilmiş. Neden böyle bir yolu seçtiniz?

-(Nezahat)Bilinçli bir tercihti. Hani hiç vermeyelim diye bile düşündük. Kız çocukları ve kişisel öykülere odaklandık. Çünkü bu süreç, bir filmle her şeyin cevaplanacağı bir süreç değil. Biz önünü açalım, tartıştıralım diye düşündük.

-Bence olayın vahameti daha belirginleştirilebilirdi. O kadınların konuşmaları insanın canını acıtıyor ama olayın geri planı eksik kalmış.

-(Kazım) Yetmiş yıldır yok sayılan, yasaklanan bir tarih, cumhuriyetin kara kutusu denebilecek bir süreç. Biz daha bundan üç beş yıl önce Dersim'e dair bir şey söylediğimizde hapse atılan insanlarız. Toplumda bir konuşamama durumu vardı. Biz de bunun nasıl siyasal söylemi ön plana çıkarmadan nasıl anlatabilirizin üzerinde durduk.

-Haklısınız da o kadar bombalandı, mağaralara doldurulup fare gibi zehirlendi insanlar. Bu bilgiler de yok filminizde.

-Buna dair yapılan filmlerde oldu. Mesela bizden önce Çayan Demirel, 38 diye bir film yaptı. Tüm bunları anlattı orada. Politik bir dil olduğunda, gerçekler biraz böyle sert ortaya konulduğunda bir reddetme, bir karşı duruş oluyor. Biraz da bu toplumun ortalama insanına acaba dedirtebilmek istedik. Onu da başardığımızı düşünüyorum. Belki biraz daha sert olsaydı ya da gerçekleri biraz daha vurgulu yapsaydık bu kadar etki yaratmayabilirdi.

-(Nezahat) Nitekim Çayan'ın filmi 2006'da yapıldı. Çok sınırlı bir kesime ulaştı. Direkt hemen politik duruşlarla cevaplandı. Bizim kaygımız bu toplumun en sıradan insanının da gündemine sokmaktı bu konuyu.

-Kesin olmamakla birlikte 13 bin kişinin öldüğü, 12 bin kişinin de sürgün edildiği söyleniyor. Kayıpların sayısı ve kaçının kız çocuğu olduğu belli mi?

-Açıkçası belli değil. Biz tamamen kendi çabalarımızla 72 insanın öyküsünü öğrendik. Belgesele dört kişinin öyküsünü yansıttık. Bütün öyküleri kitaplaştıracağız. Filmde çok öykü anlatmak yerine bir öyküde derinleşmeyi tercih ettik. Çünkü katliam sadece 1937 ile sınırlı kalmadı. Bütün yaşamlarını etkileyen bir travmaya dönüştü bu insanların.

-Filmde iki tane ailesini bulan amca torununa yer vermişsiniz. İki de arananlara.

-Hem bulanamayanların, hem bulunanların öykülerini bir aileleri cephesinden, bir de kendilerinin anlatabilmesi açısından sınırlı tuttuk. İşte iki kardeş yan yana geliyor yıllar sonra. Birbirlerine korkunç yabancılar. Biri Türkleşmiş, hiç Kürtçeyi hatırlamıyor. Hatta namaz kılıyor. Kardeşi ile görüştüğünde yanında kılmıyor. "Belki yanlış anlarlar beni" diyor. Diğeri alevi. O kimi çekinceler taşıyor, acaba ablam bize nasıl bakar, hani biz aleviyiz kabullenir mi filan. Hatta çocukları ve torunları üzerindeki travmalar da var. Annesinin, ailesinin niye olmadığını 65 yıl boyunca soruyorlar. Ta ki annesi 65 yıl sonra açıklayana kadar.

-Diğerlerinin de çekimleri yapıldı mı, yoksa sadece ses kayıtları mı var?

-Yüz yüze görüştüğümüz 10 kadın var. 15 kişi yaklaşık görüşmeyi kabul etmedi.

-Neden? Acılarını paylaşmaya bile korkuyorlar mı?

-O travmanın hala ciddi etkisi var. Kendi başına gelmesinden çok çocuklarımın başına bir şey gelir kaygısı ön planda. Çocukları, torunları var, onların bilmesini istemiyor. Üstünü örtmeyi tercih ediyor. Bazılarında önemli derecede asimilasyonun etkileri olduğu için susuyor. İşte kitapta bunları yansıtacağız.

-(Kazım)Şimdi bu çocukların hepsinin zorla dilleri ve inançları değiştirilmiş.

-Filmde izledim. "Kürtçe konuşursan öldürürüm seni" denmiş.

-Bu uygulama pek çoğunda var. Bunların hiçbiri gerçekten evlatlık statüsünde ele alınmamış. Kendi nüfuslarına kaydedilmemiş. Havada kalmış. Kimilerini uyduruk isimlerin nüfusuna yazdırmışlar. Çoğunun adları değiştirilmiş. Mesela Bese Kürtçe isimdir. Değiştirilmiş, Şerife yapılmış. Bunların hemen hemen büyük bir kesimi evden kaçma teşebbüsünde bulunmuş. Tacize uğrayanlar var.

-Filmde, evin beyinin, karısı evde yokken, onu dizine oturtup öpüp sevdiğini söylüyordu biri.

-(Nezahat)O tacizi sinemanın diliyle, oradaki suskunluk ve kapıdan çıkış ve müzikle birlikte vurgulamaya çalıştık. İnanın onu utanarak, çok zorlanarak sorduk. Ve derinleştiremedik de. O konuşmak istemedikleri bir konu. Mesela Fatma Teyze askerin evinde onun tarafından tacize uğruyor. Huriye Teyze ikinci bir eve, sivil bir eve gönderiliyor. Oradaki evin beyi taciz ediyor. Fatma Teyze şunu söylüyor. Diyor ki, Malatya'da normalde evin dışına çıkmayan birisi. Sadece evde yaşayan birisi. Fakat kaçtım diyor evden. Dedim ki niye kaçtın? O doğal anlatımı içinde öyküsünü anlatırken kaçtığını söyledi. Niye kaçtın? Söylemek istemedi. Sinirlendi hatta. Ne bileyim dedi, evlendirecekti beni. Dedim kiminle evlendirecekti? Ne bileyim dedi, kendiyle mi evlendirecekti beni. Bu cümleyi dikkatli çözümleyin. Kendiyle mi evlendirecekti beni. Ben ona baba diyorum. Karısına da anne diyorum. Ben onlarla nasıl evlenebilirim. Burada bir evlilik olabilir mi? inanın bu soruyu burada bırakmak zorunda kaldım.

-Nasıl bir tepkiyle karşılaşacağınızı bilemezsini tabii. Bir kriz de geçirebilir o anda.

-Tabii. Konuşmadığı bir konuyu siz yıllar sonra açığa çıkarmaya çalışıyorsunuz. Hani iyi bir şey yapalım derken, zarar da verebilirdik. Mesela filme yansımadı. Görüşmek istemeyen birini bir yıl boyunca bekledik. Görüşmeye hazır hissetsin kendini diye.

-(Kazım) Biz birkaç kişi bulup bir film yapabilirdik. Fakat bütünlüklü bir çalışma yapıp hem sayıları ortaya çıkarmak, hem ortak özellikleri tespit etmek için, sosyal, psikolojik tüm yönlerini araştırdık. Sosyolog, siyaset bilimci, danışman arkadaşlarla birlikte çalıştık. Ancak üç yılın sonunda bu konunun olgunlaşabildiğine karar verdik. Ama çalışma hala devam ediyor. Filmden sonra yaklaşık 25- 30 kişi çıktı.

-Görüşmeler sürüyor yani.

- Adım adım görüşüyoruz. Bazıları görüşmeyi kabul etmiyor. Bunlar subayevlerinde yaşamış, milliyetçi, Türkçü, ortalama cumhuriyet ailelerinin çocukları. Kürtlere, Alevilere cumhuriyetin bakış açısıyla bakıyorlar. Onları öteliyorlar, aşağılıyorlar. Mesela kendi ailesi de öldürülmüş olduğu halde, Dersim katliamına hak ettiler diyorlar.

-(Nezahat) Çünkü çocukken alıkonulmuş ve o anlayışla büyütülmüş. Başka alternatifi bilmiyor ki. O yüzden uzun sürdü çalışmamız. Hep adım adım ilerledi. Küçük bilgilerin izinde yürüyerek o kadınların kendilerine ya da yakınlarına ulaşabildik. Mesela ilk Bursa'da yaşayan bir kadını tespit etmiştik. Ailesiyle görüştük. Amca çocuğunu yıllar sonra nasıl bulduğunu, görüşmelerini, onun kayboluş süreçlerini anlatmıştı. Tesadüf ikisi de Bursa'da oturuyor. Bir tesadüf sonucunda bulmuşlar birbirlerini. Onun öyküsünü aslında filmleştirecektik. Çünkü o zaman tek o vardı. Biz plan yaptık. Buradan ekibimizi de hazırladık, gideceğiz. Son anda vazgeçti kadın. Bırakın, bende kalsın artık onlar dedi. Her şeyi bırakmak zorunda kaldık, yeni öykülerin peşine düştük.

-(Kazım)Çocukları ve enişteleri subay. Büyük olasılıkla onlarla paylaştılar ve onlar müdahale etti.

-Bunların içinde hiç mi gerçekten evlatlık edinen, bu kızlara iyi bir gelecek sağlayan olmamış? Hepsi mi bunları taciz etmiş, mutfakta yatırmış, saçını kazımış?

-İnsanca koşullarda yaşayan çok az. Bir tane duyduk, bizimle görüşmeyi kabul etmedi. Bir aile almış. Ailesinin durumunu araştırmış, okutmuş. Hatta önemli bir şirketin genel müdürlüğüne kadar gelmiş bir kadın örneği var. Şimdi 78 yaşında. Geçen yıl ailesi buldu onu. Biz yeğeniyle görüştük. Israrlarımıza rağmen tabii o da çok önemli bir mevkide olduğu için çocukları Amerika'da, diplomat, öyküsünü çok dolaylı öğrendik. Ama direkt görüşmeyi kabul etmedi.

-(Nezahat)Yani çok istisna. O 72 kişinin öyküsü içinde nüfusa geçirme, kendi mirasından yararlandırma, soyadını verme hiç yok. Mesela Fatma teyze Malatya'da adını hiç bilmediği bir anne babanın üzerine kayıtlı. Tanımıyorum diyor. Annemin ismi o değildi diyor. Hani bir yakınımız vardı, o mu acaba diyor, böyle. Bir sürü soru soruyor. Ne anne adı, ne baba adı hiç biri tutmuyor.

-Kitap ne hacimde olacak ve ne zaman çıkacak?

-(Kazım)Şu aşamada bir yanıyla ses deşifresi devam ediyor, bir yanıyla üzerinde çalışıyoruz. Bir yanıyla yeni bilgiler topluyoruz. Kapsamlı bir çalışma olacak. Hacmi de bayağı yüklü olacak gibi.

-(Nezahat)Öykülerin bütününe yer vermeye çalışacağız. Onların anlattıklarını kendi kalemimizden geçireceğiz. Derli toplu, hem anlaşılır, hem akıcılığı olan bir kitap olacak.

-Sizin ailenizde var mı kayıplar?

-(Kazım)Nezahat'ın yok ama bende şöyle öyküler vardı. Babam o zaman yedi sekiz yaşlarında, 38'de. Dedem, anneannem, kırk günlük halamı alıp kaçıyor. Askerler çeviriyor ve o kırk günlük bebeği öldürüyorlar. Sonra babamın amcasının torununun askerler tarafından götürülüyor. O savaş koşullarında,onca insan ölürken o çocuğu birileri götürmüştür. Ya da kurda kuşa yem oldu gibi herkes kanıksamıştı, kimse önemsemiyordu.

-Bu da acıdan korunma yöntemi olsa gerek.

- Öyle bir savunma mekanizması gelişti. Tüm bunlar o toplumda ya bu kadar acı varken çocuk da ne falan gibi düşünülüyor. Mesela Dersimliler bu filmi fazla acıklı bulmadılar. İzleyen herkes bunlar ne ki, benim annemin, amcamın, dedemin anlattığı neydi diye. Çünkü acıyı kanıksıyor. Mesela bir evlatlık teyze 80 yaşlarında, iki kız kardeşi birden alıyor bir çavuş. Annesini babasını öldürüyor ve annesinin kucağından zorla alıp götürüyor bunu. Diyor ki, annemden istedi beni, annem vermedi. Beş asker geldi, annemi yere yatırıp kucağından beni zorla aldılar. Kim aldı diye soruyoruz. Babam diyor, o alan çavuşa.

-(Nezahat)Sonra o çukurda on beş kişinin nasıl öldürüldüğünü anlatıyor. Kazanlar gibi kaynadı o çukur diyor. Anne baba çukura dolduruyorlar. Orada tarayıp öldürüyorlar.

-(Kazım) Hiçbirimiz babamızdan öyle bir tutkuyla bahsedemeyiz. Onu götüren çavuşa babam diyor, başka bir şey demiyor.

-O baba ki aileyi taramış!

-Kendi soyundan kimse geride kalmamış. Ama hiç birşey hissetmiyor. Bunca olaydan sonra nasıl baba diyebiliyorsun? Ne yaptı da sen bu kadar seviyorsun bu insanı diye sordum. Dondu böyle. O olmasaydı ben yaşayabilir miydim dedi. Tek bir şey var, yaşama güdüsü. Yaşayabilmek için tek seçenek var. Şu ortama en iyi biçimde uymak.

-Ama kim bilir kaç bin kere o çocuk büyürken "Biz olmasaydık sen de orada yok olacaktın" dendi.

-Onlar götürüldüğü yerde kendilerini hiçbir biçimde ifade edemiyorlar. Yani savaşın içinden gelmişsiniz. Suçlu Dersimli, medeniyet dışı, ilkel, asi Dersimli! Onların çocukları. Mesela bir paşanın karısı o çocuğa kızdığı zaman dövmenin ötesinde "Seyit Rıza'nın dölleri!" diyor. Haliyle Seyit Rıza'nın dölü görünmemek için bunlar olağanüstü çaba sarf ediyorlar. Eskiden hiçbir iz bırakmamak için işte o ailesinin katiline babam diye tutkuyla bağlanmak zorunda kalıyor.

-(Nezahat)Aslında tüm bu kişilerin süreçlerini farklı uzmanlık alanlarında, özellikle psikiyatrik olarak incelenmesi gerekiyor. Bizi çok çok aşan bir olay tabii.

-Belki şöyle yapabilirsiniz. Psikiyatra filmi gösterirsiniz. O kadınların beden dilini okur. Deşifreyi verirsiniz. Orada da satır aralarını kendince okur.

-Tabii çalışma bitti diye görmüyoruz. Farklı bir sorumluluk yüklüyor size. Daha ne kadar çok insan bulunabilir, konuşabilir. Çünkü o konuşma süreci bazılarında bir rahatlamayı da getiriyor. Fatma teyze mesela başta görüşmeyi kabul etmedi. Fakat filmin galasına geldi İstanbul'a. Dedi ki, bugüne kadar yalnızca ben biliyordum, şimdi dünya âlem bilsin yaşadıklarımı. Bir kendine güvenin, rahatlamanın da sonucuydu sarf ettiği bu cümle.

-Bazı kızlar asker ailelerine verilmiş. Bazıları da yurtlara mı gönderilmiş?

-Yurtlara verilmiyor kız çocukları. Elazığ'da kız enstitüsüne veriliyor. Fatma teyzeyi oradan istetiyorlar mesela. Kız çocuklarını evlere vermek üzere bir politika belirlenmiş. Erkek çocukları öksüzler yurduna veriliyor. Mesela gazeteci Yavuz Semerci babasının gerçeğini bizim bu çalışmadan sonra anlattı. Biz hem amcasıyla hem de babasıyla röportaj yapmıştık Yavuz Semerci açıklamadan önce de. Onu mesela öksüzler yurdundan çocuğu olmayan Afyonlu bir aile alıyor. Nüfusuna geçiriyor, kendi soyadını veriyor. Onların çocukları olarak insanca yaşam koşulları oluyor.

-(Nezahat) Niye kızlar özellikle ya bürokratların, ya askerlerin ya da o ilin ileri gelen eşraf kesiminin ailelerine veriliyor diye sorular sorduk. Katliam ve sürgün sürecinden sonra ya kızlar zorla alınıyor bazılarının elinden; ya işte dağda, bayırda, ormanda kalmış anne babası sonra arıyor ama onlara verme yerine Elazığ ve Erzincan'da iki toplama merkezine gönderilip oralardan dağıtılıyor. Merkezi bir kararla belirlenmiş bu. Herkes bir ya da iki çocuk alacak yanına diye bir emir var.

-İnsani amaçla değil tabii. Asimilasyon için.

-Kesinlikle insani amaçla değil. İnsani amaçla olsa bunların sonraki gereklerinin de yerine getirilmesi gerekiyor. Onu işte evde hizmetçi olarak kullanma yerine okutulabilirdi. Gelecek sağlanabilirdi. Böyle bir şey yok. Kaldı ki anne babalar yaşıyor. Siz hangi hakla onu anne babasından kopararak, başka ailelerin yanına yerleştirebilirsiniz.

-Filmi seyredince görüyoruz ki, cumhuriyet kızı yetiştirememişler her şeye rağmen. Diyor ki teyzemiz, saçlarımı sıfır numara kazıdılar, keloğlana döndürdüler Başıma lengerli bir şapka kondu. Kısa etek ve kısa çorap giydirdiler.

- Dersimli çocuklar açısından ortalama bir standart belirlenmiş. Türkçeyi bilen, Türk kültürüne tabi olan cumhuriyet kızları. Aslında sonraki nesiller hedefleniyor. Dersim harekâtının mantığına dair o dönem hazırlanan raporları okuduk. Şükrü Kaya içişleri bakanı o dönem. Diyor ki, Türk ulusunu yaratacağız. Bu da aileden geçer. Ailede kadın çok önemli rol oynar. Çünkü dilini sonraki kuşaklara o aktaracak, diyor. Bunu nerede söylüyor biliyor musunuz? Tam da Elazığ kız enstitüsünün özellikle yatılı bölümünde okuyan öğrenciler için söylüyor. Harekâttan sonra sürgüne gönderilmeyen bir grup Dersimlinin kız çocukları asker zoruyla önce toplanıyor. Bu yatılı okullara getiriliyor. Yaş grubu da belirleniyor. Beş yaşla on iki yaş arasındaki kız çocukları getirilecek. Bunlar getirilip o "medenileşme" dedikleri Türkçe, Türk kültürü, temizlik, sağlık, ütü yapma, çocuk bakımı öğretiliyor. Sıdıka Avar, 1939'da oraya öğretmen olarak atanıyor. Sonra müdiresi oluyor oranın. Dağ Çiçeklerim adlı kitabında bunları anlatıyor.

-Peki o kızları takip edebildiniz mi? Yetiştirebildi mi devlet onları?

-(Kazım)Yetiştirdi. Biz o çalışmayı da yapıyoruz. Daha sonraki yıllarda Akçadağ öğretmen okuluna gönderiyorlar. Ama ondan önce üç yıl orada okutup kendi köylerine gönderiyorlar. Ve köylerine geldiklerinde herkese Türkçe öğretiyorlar. Onlara zaten siz küçük misyonerlersiniz. Köyünüze gittiğinizde bunları herkese öğreteceksiniz deniyor. Sonraki yıllarda özellikle okuyanlar tam anlamıyla Türkiye'deki ortalama resmi ideolojiye göre yetişmiş insanlar.

-(Nezahat) Genelde bölgede bulunan harekâta katılmış askerler alıyor kızları. Diyor işte bana oradan bir kız yollayın. Ama kızları seçerken belli kriterleri var. Onlara göre güzel ve sağlıklı olanları seçiyorlar. Onlara göre çirkin, sağlıksız, çelimsiz olanları vagonlara bindirip tren hattı boyunca istasyonlarda durduklarında memurlara ve eşraf kesime dağıtıyorlar bunları. Eşraf seçilmesinin nedeni yine evin içerisinde hem hizmetçi olarak kullanılabilecek hem de orada ıslah edebilecek evler olması. Görüştüklerimiz içerisinde böyle örnekler de var. Götürülmüş Amasya'da, Zonguldak'ta bir ileri gelene, hali vakti yerinde olan bir aileye verilmiş. Bunlara kitapta yer vereceğiz.

-"Bizim de öykümüz bu kitabın içinde yer almalı" diyenler nasıl bulacaklar sizi?

-Web sitemiz var, dersiminkayipkizları.com. Oraya mail gönderebilirler. Demin sordunuz ya, hani izleyicilerde nasıl bir tepki oluşturuyor? Herkes aslında hem kendi kişisel öyküsüyle, hem de tarihiyle yüzleşiyor. Biz her gösterimde, söyleşi bölümüne de önem verdik. Orada birileri çıkıp çok çekingen de olsa benim annem evlatlık diyebiliyor. Ya da bugünün çocukları, torunları diyebileceğimiz kişilerden bizim de eve bir evlatlık alınmış diyenler oluyor.

-Olaylar, evlatlık alan ailelerin gözünden nasıl görünüyor acaba?

-(Kazım)Tabii evlatlık alan kişiler yaşamıyor. Ama çocuklarından görüştüklerimiz oldu. Aralarında daha muhafazakâr, milliyetçi olanlar var. Onlar annelerinin bile bizimle görüşmelerini istemiyorlar. Çocuklarım görmesin sizi, duymasın sizinle konuştuğumuzu diyenler oldu. Ama bir yanıyla da şöyle şeyler var. O süreçte bu çocukları götürmüş bazı ailelerin çocukları da bundan dolayı acı duyuyorlar. Şunu söyleyenler oldu mesela. Siz zannetmeyin ki bu travmayı sadece katledilenlerin çocukları yaşadı. Bu travmayı katledenlerin çocukları olarak biz de yaşadık. Çünkü babam o katliamı sürekli anlatırdı. Annem bundan dolayı sinir hastası oldu. Ve babamın o dönem orada çektiği fotoğrafları, belgeleri bir gün hepsini yaktı dedi. Ve biz yıllar sonra o çocuklardan birini götüren bir subayın oğluyla o çocuklardan bugünün yaşlısı bir kadın yıllar sonra ailesini buluyor, sonra ilişkileri kopuyor. Onların buluşmasını sağladık. Bu götürenin oğlu o teyzenin elini öperek sizden defalarca özür diliyorum dedi.

-Devletin resmi kayıtlarında var mı bir şeyler?

-(Nezahat) Filmdeki bir belgeyi özellikle kullandık. Sakine ile Şemsi'nin ailesi sürgüne gönderildiğinde, sürekli çocuklarını aramaya devam ediyorlar. Hatta genelkurmay başkanlığına dilekçe yazıyorlar. Onun sonucunda Salihli Kaymakamından bir cevap geliyor. Çocuklarını arayıp bulmaları için izin veriliyor. Orada Münip Yılmaztürk'ün nezaretinde olan kız çocuklarının gidip alınması için on beş günlük izin belgesi olduğu belirtiliyor. Herhangi iki kızın nerede olduğu biliniyorsa diğer çocukların da akıbeti biliniyordur.

-(Kazım)Yaptığımız o tüm röportajlarda şöyle bir sonuca varıyoruz. Katledilenlerin dışında topladıkları yerlerde en ince ayrıntısına kadar kesin bir biçimde kayıt altına alıyorlar. Hatta işte o sürgünde hangi ailenin nasıl parçalanacağını ve o ailenin fertlerinin hangi ilçenin, hangi köylerine yerleştirileceği bile var. Nitekim Hüseyin Aydın zorunlu iskan üzerine bir kitap yazdı. O dönem kimin nerelere yerleştirileceğine dair belgeleri bulmuştu. Onları yayınladı. O belgelere bakarsanız diğer alanlarda da nasıl yapıldığını görebilirsiniz. Bu çocukları da ailelerinden alırken kim kimin çocuğudur, onlar kayıt altına alınıyor.

-Peki nerede bu kayıtlar?

-Bu kayıtlar devlette. Devlet kim, onu başbakanımız bilir aslında. Başbakanımız elimde belgeler var, bunu CHP yaptı, açıklarım ha dedi CHP'ye. Tabii başbakanın Dersim katliamı demesi önemli. Ama bir devlet adamının yapması gereken,dDün devlet olarak biz yaptık, bugün devlet olarak biz bundan özür diliyoruz demesidir. Onu şu parti yaptı, şu kişi yaptı tartışması Dersimlileri inanılmaz derecede yaralıyor. Dersim katliamdır dediği zaman başbakana Dersimliler umutla baktılar. Sonra CHP yaptı deyince bu oynuyor bizimle demeye başladılar.

-Dersimlilerin CHP ile de hesaplaşması gerekmiyor mu?

-(Nezahat) O süreçte CHP'ye çok ciddi tepkiler gösterildi. Mesela Onur Öymen'in sözleri üzerine bütün belediye başkanları istifa etti. Tunceli derneklerinin olduğu bütün illerde CHP'nin önünde ciddi protesto eylemleri yapıldı.

-Sonra ne oldu? Mesela Kılıçdaroğlu neden zorlanmaz bu konuda? Önümüzdeki seçimlerde ne yapacak Dersimli, yine CHP'yi destekleyecek. Kürt Alevilerin hesaplaşması lazım değil mi katliam zihniyetiyle?

-(Kazım)Kesinlikle. Onun önünü açabilecek tek şey, bu halka güvence vermesidir. Yani başına yarın ne geleceğini bilmiyorlar. Başbakan böyle diyor acaba bizi nereye götürecek? CHP böyle diyor acaba bizi nereye götürecek? Şimdi CHP'ye bağlanmışlar ama CHP'ye de güvenmiyorlar. O yüzden başbakanın devlet adına özür dilemesi lazım. Dünyada bunun pek çok örnekleri var. 1940'larda Hitler faşizmi, büyük insanlık suçu işledi. Yıllar sonra bir başka başbakan çıktı diz çöktü ve özür diledi. Bu o devleti demokratikleştirdi, o kişileri yüceltti. Toplumun yarasını sardı. Şimdi bugün de yapılması gereken şey bu olmalı.

-Tabii bence en önemlisi devletin elindeki belgeleri açıklaması.

-O konuda başbakana ve devletin diğer kurumlarına bir çağrı yapmak istiyoruz. Birincisi, hala aileleri tarafından aranan kayıp çocuklar var. Tabii o zamanın çocukları, şimdinin ihtiyarları. Bunların bulunması için bir çalışma başlatabilir. Bunlar için bir komisyon mu oluşturulur, başka bir şey mi yapılır. Teknik bir sorun o. İkincisi kayıplar büyük Dersim yarasının parçalarından biri. Bir başbakan katliamdır diyorsa, gerek demokratik açılım, gerek Alevi açılımı, gerek diğer bütün açılımlarla birlikte düşündüğümüzde Dersim halkından devlet adına özür dileyebilir. Bunu belki bu bu kayıp teyzelerden birini ziyaret ederek, belki Dersim'i ziyaret ederek, belki kızlarını arayan aileleri yanına çağırarak onlarla görüşerek yapabilir. Bir diğer çağrımız da şu. O döneme asker ya da bürokrat olarak katılmış kişilerin kendileri yaşıyorlarsa onlardan, yaşamıyorlarsa onların çocukları ve torunlarının babalarından, dedelerinden dinlediklerini kamuoyuna açıklamaları. Tarihin karanlığında kalmış bu yaranın açığa çıkması, bunlara merhem olunması anlamına geleceği için onlara çağrı yapıyoruz. Ve belki katliama katılmış dedelerin torunlarıyla katliama uğramış dedelerin torunları bir araya gelir, bu yarayı birlikte sararlar.

-Martin Luther King, I have a dream adlı meşhur şiirinde, bir gün köle sahipleriyle onların çocuklarının bir yemek masasında toplanacağı günü hayal eder.

-Biz de bunu hayal ediyoruz. Ve bunu o katliamı yapan zihniyete karşı, o ırkçı, faşist politikalara karşı insanın vereceği en önemli cevap olur diye düşünüyorum.

-Peki bunu CHP yapabilir mi?

-Geleneksel CHP'nin yapmayacağını biliyoruz. AKP istese yapabilir. Aslında bu ne CHP'nin sorunu, ne AKP'nin, ülkenin sorunu. Başbakan, Dersim için katliamdır dediğinde, bu ülkenin demokratikleşmesi ve yaraların sarılmasını isteyen bir ana muhalefet başbakana şunu diyebilirlerdi: Evet, doğru söylüyorsunuz. Gelin bunu birlikte çözelim. Ama bu mesele işte siyasi çekişmenin bir aracı haline getirildiği zaman bu hep insanların acısıyla oynamak anlamına geliyor.

-Şu seçim döneminde bu bir fırsata dönüştürülebilir mi?

-Tabii ki. Dersimlilerin şöyle bir beklentisi var. Dersimliler diyor ki, 38'de insanları katlettiler. Şimdi barajlarla Dersim'i yok etmek istiyorlar. Cumhurbaşkanı Dersim'e gitti, hassasiyet gösterdi. Cemevini ziyaret etti. Bu Dersimlilerin bir kısmında ciddi bir şekilde bir umut yarattı. Barajlar projesinin iptal edilmesini bekliyorlar. Çünkü onların kutsal ziyaret yerleri var orada. Bir pınara, suyun çıktığı kaynağa tapınmak vardır Alevilikte.

-Şaman adeti bu aslında.

-(Nezahat) Tabii onların izlerini taşıyorlar. Oraya kurban götürürler. Doğayla çok özel ilişkiler bunlar. Doğayı koruyan, sahiplenen, bozmamaya çalışan bir anlayış. Filmde de var ya, Fatma teyze yıllar sonra memleketine gidiyor, Munzur Baba denilen bir ziyaret yeri orası. Ve insanlar oraya gittiğinde manevi olarak çok büyük bir huzur duyuyorlar. Koruyorlar da orayı, sahipleniyorlar. Eğer böyle olmasaydı bugün kim bilir ne olurdu orası.

-Sizler daha evvel ne yaptınız? Kimsiniz? Bu ilk yaptığınız iş olmasa gerek.

-(Nezahat) Ben Erzincan doğumluyum. İstanbul'da büyüdüm. İlk, lise öğretimimi burada tamamladım. Trakya üniversitesi mimarlığa girdim. Siyasal düşüncelerimden dolayı altı buçuk yıl cezaevinde kaldım.

-Hangi görüştür o?

-TKP-ML. Bu İbrahim Kaypakaya'nın kurduğu bir örgüt. Ama örgüt üyeliğinden vermişlerdi cezayı. Kanaatimizce örgüt üyesidir diye bir gerekçe ile verdiler. Benim siyasal düşüncelerim var, ama bu örgüt üyeliği çok farklı bir şey. 2001'de ölüm orucu dolayısıyla çıktım hapishaneden.

-Kaçıncı günde?

-205. günde. 28 kilo ile çıktım. Adli tıp rapor vermişti. Daha sonrada birkaç kere rapor verdikten sonra cumhurbaşkanı kaldırmıştı cezamı. Çıktıktan sonra Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın uzun bir tedavi süreci oldu.. Daha sonra sinema ile ilişkimde zaten Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın organize ettiği bir sinema kursu vardı, ölüm orucu ve hapishaneden çıkan kişilere yönelik. Orada beş altı ay kursa devam ettim. Ve ilk filmim Munzur Akmazsa'yı tamamladım. İşte bu barajları konu alan. Barajlar yapılırsa ne kazanacağız, ne kaybedeceğiz. Hem bölge olarak, hem Türkiye olarak. Aynı zamanda dünya açısından da önemli. Sadece bölgesel bir sorunda değil. Küresel boyutlu birçok sorun yaşanıyor çünkü bağlantılı olarak bu tür yatırımlarla beraber.

-Mimarlığı bitirdiniz mi?

- 2008'de af çıkınca tekrar döndüm. Çok dersim yoktu zaten. Üç proje vardı, onları verdim. Bitirmiş oldum. İkinci çalışmada bu film, devam ediyor zaten.

-(Kazım) Ben de Dersim Ovacık doğumluyum. Ben de siyasal düşüncelerim nedeniyle yaklaşık on yıl hapiste kaldım. Sonra işte bu çalışmaları beraber yürütüyoruz. Araştırmacı ve belgeselin yapımcısı olarak.

-(Nezahat) Üç yıl boyunca bu çalışmayı aslında tamamen kendi akışında ve mümkün olduğunca sınırlı bir kesimle yürütmeye çalıştık. Bunlar konuşulması gereken konular. Bugüne kadar suskunluk hiç kimseye yarar getirmedi. Tam tersine sorunların daha derinleşmesine neden oldu. Bugün konuşulmasında ne zararı oldu? Fatma teyze anlattı bunu rahatladı. Böylece kardeşi onu artık yeni kimliği ile kabul etmiş oluyor. Kimse ondan artık Kürt olmasını, alevi olmasını beklememeli. O da kendisini böyle rahat ifade edebilmeli. Ama iki kardeş birbiri ile daha rahat ilişki kurabilmeli. Bakın toplumu demiyorum. İki kardeş arasında bile ciddi mesafe var. İkisi filmin galasına geldi. Büyük bir keyifle izlediler. Daha rahat çıktılar oradan. Birbirlerinin düşüncelerini filmden öğrendiler mesela.

-65 yıl sonra buluşan kardeşler bunlar.

-Evet. Mümkün olduğunca hassas davranmamızın nedeni gerçekten toplumsal dönüşüme nasıl hizmet edebilir? Bu kadar milliyetçi, katı söylemlerin, önyargıların olduğu bir toplumda bu hassasiyetler önemliydi. Bugün kalkıp biraz daha rahat ifade edebiliyorlarsa ya da bizim de yanımızda bir evlatlık vardı diyebiliyorsa insanlar bu çok önemli bir aşama.

-Aslında Anadolu kelimesi acıdolu diye çevrilmesi lazım. Acı çekmeyen kesim yok bu topraklarda.

-(Kazım)Dersim cumhuriyet tarihinin kara kutusudur. Dersim sorununu çözerse bu hükümet, tüm o diğer sorunların çözümünün önünü açmış olacak.

-Filmde bir gazetenin kupürü vardı. Manşet şuydu: "İhtiyar şaki Türk kızını acz içinde selamlıyor". Türk kızı da başlarına bomba atan Sabiha Gökçen.

-O yüzden bu hükümetin açılım meselesini Dersim'den başlatıp sürdürmesi durumunda çok güçlü bir altyapısı var. Yani o belgeleri alıp baktığınızda dünyada, Almanya'da, İtalya'da, Avustralya'da nasıl yapılmışsa benzer şeyler burada yapılmış. Biz bu yaz filmin galası nedeniyle Almanya'ya gittik. Orada gestapo merkezi müze haline getirilmiş. İçeri girer girmez gördüm. 12 Eylül askeri faşist darbesinin o işkencehanelerinin aynısı. Kapıları, mazgalları, öyle dondum kaldım. Dedim ki ben birinci şubeye giriyorum. İkincisi, hani İhsan Sabri Çağlayangil diyor ya, zehirli gazla hepsini zehirledik fareler gibi. Şimdi aynı biçimde orada fıskiyelerle yapılmış. Yani teknoloji ile zehirli gaz kullanmışlar. Bizimkiler mağaralara gaz dökerek. Kullanılan araçlar aynı. Sadece mekânlar farklı.

-İslami kesimin yaklaşımı nasıl bu konuya?

-37- 38 hareketine katılan üst rütbelilerden, özellikle İslami kesimden belli kişilerin yazılarını inceledik. Bunlardan birisi Ahmet Hulisi Yahyagil'dir. Bediüzzaman'ın talebelerinden biri. Yeni Nesil Gazetesi'nde de çıktı. Şunu söylüyor. Orada bir katliam olduğunu, bir soykırım olduğunu söylüyor. Nitekim Necip Fazıl Kısakürek de bunlara dayanarak Dersim bir isyan değil, bir katliamdır diyor. O cepheden çok sayıda insanın var olduğunu biliyoruz. Oralara da özel çağrı yapıyoruz. O cepheden bize bu konuda bilgi gelsin isteriz.

-(Nezahat) Yani harekat sırasında askerler öyle manipüle edilerek götürülüyor ki, insanlar sanki ülkeleri işgal edilmiş, orayı savunmaya gidiyorlar gibi bir ruh haliyle gidiyorlar. Aslında birçok sıradan askerin rütbeli de olsa, düşüncesi orada değişiyor. Bunu kabul etmeyip, bilfiil katliama karışmayanlar da var. Ahmet Hulusi Yahyagil gibi...

-Harekata katılanlardan Muhsin Batur bu konudaki anılarını anlatmadı mesela

-(Kazım) Bu sorunun cevabı çok önemli. Niye imtina etti bundan. Belki yazdı, bir yerlerden çıkacak. Oğlu Enis Batur aslında açıklamalı. Ona ya da başkalarına anlatmıştır belki.

Bu sadece Dersimlilerin değil, aslında bütün toplumun sorunu olabilmeli. Anadolu yerine acıdolu dediniz ya, bu acıdolu coğrafyanın onurlu insanları demeli ki bunun hesabını verin ki yarın benzer şeyler yaşanmasın.




10 BİN SMS SADECE 150 TL



       
(3,7 puan)/10
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karaktersiz ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Kalan Karakter: 500