Türk sinamasında din her dönem istismar ediliyor

03.11.2010 11:09:49

Türk Sineması'nda hemen her dönem çıkarı için din, vatan, namus, aile, gençlik, tarih hemen hemen her şeyi seyirci çekme adına istismar etmekten, kullanmaktan çekinmeyen bir zihniyetin hakim

En Çok Okunanlar



TOPLU SMS ARTIK ÇOK UCUZ

Türk Sineması'nda hemen her dönem çıkarı için din, vatan, namus, aile, gençlik, tarih hemen hemen her şeyi seyirci çekme adına istismar etmekten, kullanmaktan çekinmeyen bir zihniyetin hakim olduğuna dikkat çeken Mesut Uçakan'ın, genç ve düşünce açısından en keskin olduğu dönemlerde kaleme aldığı Türk Sineması'nda İdeoloji adlı kitabı 33 yıl sonra genişletilmiş baskısıyla Sepya Yayıncılık'tan okura ulaştı. Uçakan'a 33 yılda sinema anlayışında değişenleri ve değişmeyenleri sorduk.

Türk sinemasında İdeoloji adlı kitabınız 33 yıl sonra ilavelerle yeniden basıldı. Yazdığınız dönemle kıyasladığınızda o gün haksızlık etmişim dediğiniz kişi ve durumlar oldu mu? Size göre Türk sinemasının en ideolojik yönetmeni kimdir, neden?

Yücel Çakmaklı, ilk söylemlerini bana göre ucu açık her tarafa çekilebilecek çok kozmopolit ifadelere yaslamıştı. "Milli değerlerin milli bakış açısı" gibi. Ben buna karşı durdum. Bunun daha net ifade edilmesini istedim. O da şuydu: Bizim kaynağımız, ruhumuz, içimiz, dışımız İslam'dır; sinemamız da bunun sinemada dışavurumudur. Ama kuşkusuz bu radikal bir söylemdi ve toplum bu söyleme hazır değildi. Ne ki daha ortada doğru dürüst örnekleri bile yoktu böyle bir çabanın. Bugün artık çok hafif, içi boş, şablon gelse de o günün toplum yapısı içersinde söylenmesi gereken Yücel Bey'in tarifleriydi. İkinci eleştirim, rahmetlinin tiplerini de başlarda bu kozmopolit çerçevede, klişe, şablon, derinliksiz ele alıyor olmasıydı. En çarpıcı örneğini Memleketim filminde bulan, dini, milliyetçiliği, Kemalizm'i aynı torbaya koyan ne idüğü belirsiz önermelerde bulunmasıydı. Başka firmalara çektiği piyasa işi filmlerin birinde Necla Nazır'ın plaj görüntüsüne yer vermesiydi, sistemle çatışan değil örtüşen bir tavır sergilemesiydi. Delikanlılığın getirdiği sert üslup içinde bu tavırları da sertçe eleştirdim. Çok da sert değil canım. Ama bu tavır da doğru değildi elbette. Kuşkusuz Çakmaklı bir aşamaydı. Daha ileri bir söylem ve çaba içinde de olsak biz de bir aşama olarak kalacaktık. Gelecek nesiller bizi de beğenmeyecekti. (Tabii eğer yeni aşamalara adapte olamazsak) Kitap söz konusu olduğunda haksızlık etmişim diyebileceğim tek olay budur. Türk sinemasının en ideolojik yönetmeni kimdir, şeklindeki sorunuzun cevabı ise biraz göreceli. Sorunuzun bende çağrıştırdığı iki olay var. Sanırım bunları anlatmakta fayda var. Birincisi şu: Geçtiğimiz yıl İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin sanattaki 35. yılımıza saygı çerçevesinde düzenlediği kokteyle gelenler hatırlarlar. Rahmetli Halit Refiğ, Çakmaklı'nın da olduğu o gecede yaptığı konuşmada, şunları söylemişti: "Arkadaşlar, merakımdan soruyorum, burada bulunan bütün sinemacı ve sinema yazarı arkadaşlar lütfen biliyorlarsa söylesinler, Yücel Bey size de soruyorum, siz de inancınızı anlatan filmler çekiyorsunuz ama İran sineması da dahil bugün dünya sinemasında Mesut Uçakan kadar inancını cesur şekilde, korkusuz şekilde, sert şekilde anlatan başka bir yönetmen var mı? Sinemayı yakından takip eden biri olarak ben böyle birini göremedim." İkinci olay da şu: Bir arkadaş anlatmıştı: Yıllar önce yüksek imtihana giriyor. Lisans imtihanı mı yardımcı doçentlik imtihanı mı tam hatırlamıyorum. Profesör imtihanda şunu soruyor kendisine: Türk Sineması'nın en aykırı yönetmenini ve filmi söyle bakalım? Genç, dindar bir gençtir ve profesör solcu bir profesör. Bizim genç tabii hemen atılıyor: " Yılmaz Güney ve Umut efendim." Profesör ona dönüyor ve diyor ki: " Sen hiç Mesut Uçakan'ın Kelebekler Sonsuza Uçar filmini seyrettin mi? Git seyret de gel." Bizimki şok oluyor tabii.

* Türk sinemasının en genel anlamda ideolojisi neydi size göre? Bunun dışında farklı düşünce akımlarının ortaya çıkmasının sebebi neydi?

Türk Sineması'na hemen her dönem hakim olan zihniyet ticari zihniyet olmuştur. Buna paralel de kozmopolit bir kişilik yansımıştır filmlere. Çıkarı için din, vatan, namus, aile, gençlik, tarih hemen hemen her şeyi seyirci çekme adına istismar etmekten, kullanmaktan çekinmeyen bir zihniyet. En çarpıcı örneği de günümüzde, gelmiş geçmiş en büyük hasılat rekorunu kıran film, küfürlerle, yellenmelerle, geğirmelerle dolu bir film değil mi? Üzeri kıllarla dolu ayıya benzer iri aptal bir tipin basit, dağınık sıradan geçen günlerini anlatan bir film. Yıllarca içi boş filmlerle, içi boşaltılmış bir hale gelen seyircinin içine düştüğü ağlanacak hale bakın. Bunlar arasında namusluları olmamış mıdır, toplumu iyi yönde bilinçlendiren? Tabii ki olmuştur, ama hep azınlıkta kalarak. Denilebilir ki Türk Sineması'nda kozmopolitlik adeta bir ideoloji halini almıştır ve onun dışındaki ideolojiler hep lokal kalmıştır. Bu kuşkusuz sadece sinemanın bir fotoğrafı değildir; aslında toplumumuzun bir fotoğrafıdır. Buna aykırı gelişen düşünce akımları önceleri körü körüne Batılılaşma hareketine paralel yine Batı'dan gelen sosyalizm gibi ırkçılık gibi yabancı ideolojilerdi. Ne zaman ki Milli Sinema hareketi başlamıştır, bu süreçte Türk Sineması ancak kendi kimliğini bulmaya başlamıştır ve onu kurtaracak da yine bu kimliğin güçlü bir kişiliğe dönüşmesidir.

* Adlandırmalardan ısrarla kaçındınız. Beyaz sinema tanımını reddettiniz ama İslamcı sinemacı etiketi de büyük ölçüde üzerinize yapışıp kaldı. İslamcı sinema ve İslamcı sinemacı tanımlarında sizi en rahatsız eden şey neydi? Eleştirel bakmanın ötesinde bu tanımların olumlu yanı hiç mi yoktu?

İslamcı Sinema tanımını malum daha çok İslam'la alakası olmayan çevreler yapıyor. Dinin özellikle İslam'ın çağdışı ve dindarın da ilkel olarak nitelenip toplumdışı, çağdışı gösterme çabalarına dayalı. Yani maksat kötü. 'İslamcı sinemacıyım' demek bu ayak oyununa gelmek anlamı taşıyor, bir. İkincisi şahsımızın sinemada İslam'ın temsilcisi, filmlerimizin ise İslam sinemasına örnekmiş gibi algılanmasına yol açıyor ki, büyük vebal. Biz bu vebal altına girecek çapta ve kemalatta değiliz. Hele nasıl imkânsızlıklarla, eksikliklerle film yaptığımız düşünülürse işin vahameti daha çok sırıtır. Buna rağmen İslam odaklı bir nitelemenin üzerimizde yapışıp kalmasını biraz da her söz ve davranışımızla her yazımızla ve filmimizle inancımızı dillendirme çabasına bağlayabiliriz. Biz bu tabirleri ne kadar reddetsek de gazeteciler bildiklerini okuyorlar. Bu tür nitelenmenin belki hoşa giden yanı, şu olabilir: Bunlar, halk nezdinde benim davamı ve bir dava adamı olduğumu tescilliyorlar. Bu tescil, benim inandığım mahşer gününde bana çok lazım olacak.

* Sizin Milli sinema ekolünden 1970'li yılların sonunda o sinemayı yeterince 'İslami' bulmadığınız için ayrıldığınız yazılıp çizildi. Bu ne kadar doğru?

Yücel Çakmaklı, Milli Sinema'yı " Milli değerlerin milli bakış açısıyla anlatılması" diye tarif eder; milli kavramını çok geniş bir perspektifte değerlendirirdi. Sözünü ettiğim gibi bence bu çok kozmopolit bir yaklaşımdı. Demirel'in partisinden olanların yanında Adalet Partisi mantığına uyardı, ülkücülerin yanında ülkücü, İslamcıların yanında İslamcı mantığa dönüşürdü. Böyle geniş perspektiften bakmanın kuşkusuz o dönemlerde birleştirici bir yanı vardı ama bana çok politik gelirdi. Ne yalan söyleyeyim samimi gelmezdi, yiğitçe gelmezdi. Zaten oldum olası politikadan ve politik tavırdan hazzetmemişimdir. Milli Sinema tabirini biraz da bundan reddetmiştim. Özellikle de Ahmet Güner'in Orta Doğu gazetesindeki yazısından sonra. Yazıda Milli sınırlar içinde kalan bütün filmleri milli sayıyordu. Derken Marksist bir film bile milli olup çıkmıştı. İstedim ki, milli kavramı asıl mihverine otursun. Bunun bir ümmet bilincine yaslandığını ve milli bakış açısının direkt İslam tabanlı bir medeniyeti kastettiği anlaşılsın. Şüphesiz, Yücel ağabeyin de temelde kastettiği buydu.

* Bir sinema eserinde İslami duyarlılık ne ölçüde olmalı?

Bu geniş çaplı bir soru. Bunun ölçüsü, kalıpları, şekilleri çıkarılabilir mi bilmiyorum. Ama benim görebildiğim bir yönetmenin önce bu duyarlılığı yakalaması lazım. Samimi ve içten. Gösteriş için değil, çıkar için değil. İnsanları aldatmak kolay. Ama ya Yaratıcıyı! Bu duyarlılık nasıl gelişir? Bence, önce niyeti saf tutmak gerekiyor, sonra zahirî ve batınî planda yeterli bilgiye ulaşmak, çok daha önemlisi salih amel. Biraz zor bir süreç belki. Ama sonunda elde edeceğiniz nur - buna Müslüman'ın feraseti diyorlar- size bu duyarlılığı ve onun ölçülerini verir. Ölçüyü madde ve şekil planında aramak bence büyük gaflet.

* Dini duyarlılıkla film yapan yönetmenlerimiz uzunca bir dönem sinemayı tebliğ aracı olarak görme eğilimindeydi. Ancak ortaya çıkan ürünlere baktığımızda bu tebliğin çok doğrudan yapıldığı ve diyalogların sinemanın görselliğine fırsat bırakmayacak ağırlıkta olduğunu görüyoruz. Bugünden baktığınızda o yaklaşımı doğru buluyor musunuz? Yani sinemada mesaj vermek şart mıdır? Mesaj vermenin tek yolu uzun diyaloglar mıdır?

Hep söyleyip duruyoruz. Her filmin bir mesajı vardır. Şu duvarda dayalı duran odun parçasının bile. Bunu görememek bence sığ bir bakışın yansıması. Günümüz toplumu kendi hayatına göndereceği bir mesaj kalmamış yığınlarla dolu olduğu için bu abes soru meşru imiş gibi takdim ediliyor. Mesaj nedir? İlimdir, hikmettir, iyiliktir, kötülüktür. Belhümâdaldan âlâyi illiyyîne kadar sayısız nüktesi var mesajın. Zaman ve mekân, fizik ve ötesi her birimiyle bir mesajdır. Tabii görebilene. Ha, bu mesaj diyaloglarla mı yani lafla mı verilmeli? O ayrı bir tartışma konusu. Laf sanatı, sözle ifade, bizim kültürümüzün temelinde var. Özellikle sohbet İslam'ın en büyük metodu değil midir? Bu gelenek elbet sinemaya yansımalı. Bir İslam sineması arayışı endişesi kimsede olmadığı ve İslam'la birlikte İslami söylem biçimleri de ilkel ve çağdışı algılandığı ve dahi sinemamıza batı anlatım biçimleri hakim olduğu için bu yöntem de hemen yadırganıyor. En müslümanımız bile kendilerine dikte edilen yöntemleri kökten sorgulama çabasında değil. Kolaya kaçmak işine geliyor. Kendi inancının sanat kodlarını araştırmak yerine, hemen önünde buluverdiği kodlara sarılıveriyor. Oysa onlar Batı kökenli, seküler tabanlı. Bir başka açıdan bakarsak, göreceli bir dünyada yaşıyoruz. Değil bu tür sanatsal ölçüleri, hayatın gerçeğini bile sorgulamalı bir sanatçı. Var mıyız yok muyuz, kimiz neyiz? Bizim yaptığımız filmlerde hep mesaj olacaktır bunu bilin. Mesajın olduğu yerde tebliğ ve irşat da vardır. Hem seyirciye hem kendimize dönük. Bu bir dinli için de böyle bir dinsiz için de. Ama bu vaaz etmek anlamına gelmez. Tebliğin metotları vardır, usulleri vardır. Bu çerçevede elbette yerleşik düzende sinema yapıyorsanız, onun estetik kodlarını dikkate almak durumundasınız. Sinema görsel bir sanat. Tamam. Ama bir taraftan da hayatın bütününün bir yansıması değil mi? Hayatın bütününde laf da var, görsellikte. Hiçbirinden kaçamazsınız. Laftan kaçacağım diyerek sadece görsel öğelere fazla abanmak da doğallığı sarsmak olur, tersi de. Asıl olan doğal olabilmektedir, bunun dengesini kurabilmektir. Sanatçı ne kadar doğal olabilirse o kadar kaliteyi yakalar. Bu beceremediğimiz yerlerde elbette biz de suçluyuz.

Yılmaz Güney halkın arasından geldi

* Yılmaz Güney'in Kürt sinemasının ilk temsilcilerinden olduğu fikrine katılıyor musunuz? Sizce Yılmaz Güney Türk sinemasında nasıl bir yerde duruyor? Yılmaz Güney üzerinden beslenen sol sinema Güney'in sinemasını yeterince ve doğru anlayabildi mi size göre?

Kürt Sineması deyimi yanılmıyorsam son dönemlerde fazla gündem buldu. Yılmaz Güney'in yaşadığı dönemlerde öyle bir yaklaşım yoktu. Devrimci sinema vardı, Ulusal sinema vardı, Milli sinema vardı. Bence bir yönetmen etnik kökeniyle bir kültürün borazancısı gibi gösterilmemeli. Yaptıkları o kültürü yansıtıyorsa isterse Fransız olsun yine o yönetmen Kürt sinemacısıdır. Yılmaz Güney yöresinin sorunlarını yansıtmıştır ama hiçbir zaman onda bir Kürtçü bakış olmamıştır. Sorunlara ülkenin ve insanlığın sorunları olarak bakmıştır. "Yol" da "Sürü" de bence bu minval üzeredir. Yoksulluk, geri bırakılmışlık mücadelesidir onun yaptığı. Üstelik bunu da Kürtçü bir bakışla değil Maocu bir bakışla yapmıştır. Sorunlarını anlatırken de doğrusu benim son derece kendimi bulduğum, çoğu yerde başarılı olabilen şiirsel bir dil kullanmıştır. Dışavurumuyla doğal bir halk çocuğunun yansımasıdır. Başarısı da buradan gelir. Eğer bir burjuva çocuğu olsaydı asla böyle bir efsane olamazdı. Yılmaz Güney üzerinden beslenen sol sinema Güney'in sinemasını yeterince ve doğru anlayabildi mi, pek sanmıyorum. Çünkü ya ona burjuva kafasıyla baktılar, ya da katı doktriner bir kafayla. Ona bir halk çocuğu olarak bakan oldu mu bilmiyorum. Ama o halkın arasından geldi. Kendini bütün saflığı ile sergiledi. İstemese de halkın değerlerini üzerinde taşıdı. Zaman zaman bildiğini ve savunduğunu sandığı Marksizm'e de çok ters düşen duruşlar sergiledi. Alın "Arkadaş" filmini seyredin. Aile namusuna dayalı son derece ahlakçı bir tavırla karşılaşırsınız. Marksizm'in neresinde böyle bir ahlâk var?

Ulusal Sinema "Yorgun Savaşçı" yakıldığında bitti!

* Ulusal sinemayla Milli sinemanın ayrıştığı en temel nokta neydi? Her iki tür 33 yıl sonra yeniden düşünülse ve tartışılsa ortak bir dil oluşturmaları mümkün müdür?

Bunu Türk Sineması'nda İdeoloji isimli kitabımızda anlattık. Milli Sinema özünü mantığını, aşkını, heyecanını, sistemini, ölçüsünü vahy kültürüne dayalı bir din anlayışında bulur. Ulusal sinemada ise din bir koltuk değneğidir. Asıl mihver değil, tamamlayıcı bir unsurdur. Genel yapısıyla, Marksizm'den sapma, kimi batıcılığa, kimi milliyetçiliğe yaslanan beşeri kafayla şekillendirilme çabasında bir teoridir. Hayatın bütün birimlerini kapsama iddiası yoktur. Bir devlet politikası hüviyetinde ama kapasite olarak sığ bir yaklaşımdır. Ama Milli sinema daha doğrusu benim razı olduğum Milli Sinema, hayatın bütün birimlerini, kavramlarını, bütün hücreleriyle, zerre ve kâinatı, zaman ve mekânı yoğuran, şekillendiren, yorumlayan bir yaşama biçiminin sinemaya yansımasıdır. Ki bu yansıma elbette her yönetmenin kapasitesine, kabiliyetine, çapına, zekâsına, metafizik derinliğine göre değişecektir. Her yönetmene niye ateşi söndüremedin diye kızmak olmaz. Mesele bu yolda olmaktır. Ki bu bile er kişinin işidir, her kişinin değil. Çünkü bunun faturaları var. Sığ kafaların - hem mümin hem kafir- daha başta sizi ilkel gerici diye yaftalamasıyla yarışa daha başta 10-0 geriden başlamak durumunda kalıyorsunuz. Allah'ın boyasıyla boyandığınız zaman renksiz boyasız bir toplumda, renksizliğin boyasızlığın prim yaptığı bir dönemde dışlanıyorsunuz. Hatta kimi Müslüman kurum ve cemaatler bile renginizin koyuluğundan dolayı sizi dışlayabiliyor. Ulusal Sinema ile Milli Sinemayı birleştirmekten, ortak bir dil oluşturup oluşturamayacaklarından söz ediyorsunuz. Bu belki mümkün. Buna kafa patlatanlar bir yol bulabilirler. Ama günümüz sinema anlayışında bence çok gerekli değil. Çünkü, yönetmen sinemasının hakim olduğu bir dönemdeyiz. Her yönetmenin kendine göre bir dili var. Bunca farklı dillerden ortak ulusal ya da milli bir dil oluşması başta fikir birliğine, inanç birliğine bağlıdır. Yani önce fikirde anlaşmak şart. Yine geliyoruz fikre. Doğrusu fikir planında, bizim anladığımız manadaki Milliliği şahsen hiçbir düşünceyle birleştirmeye örtüştürmeye ihtiyacımız yok. Zaten sinemadaki ulusalcılığın Yorgun Savaşçı dizisinin devlet tarafından yakılması olayı ile bittiğini bu fikrin babası Halit Refiğ bizzat ifade etmiştir.

MİLLİ GAZETE


10 BİN SMS SADECE 150 TL



       
(2,9 puan)/15
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karaktersiz ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Kalan Karakter: 500