DSİP Başkanı Doğan Tarkan: Türk solu koyun gibi

18.10.2010 14:51:22

Başbakan Tayyip Erdoğan, referandum sonrasında yaptığı teşekkür konuşmasında evet kampanyasına destek verenler arasında Devrimci Sosyalist İşçi Partisi'nin de adını zikretti.

En Çok Okunanlar



TOPLU SMS ARTIK ÇOK UCUZ

Başbakan Tayyip Erdoğan, referandum sonrasında yaptığı teşekkür konuşmasında evet kampanyasına destek verenler arasında Devrimci Sosyalist İşçi Partisi'nin de adını zikretti. Doğrusunu söylemek gerekirse ne parti ne başkanını tanıyordum. Hanefi Avcı'nın tutuklanmasının ardından bazı sol örgütlerin adı yeniden gündeme gelince, DSİP Başkanı Doğan Tarkan'la tanışıp, Türk solunu konuşmak ilginç olur diye düşündüm...

-Başbakan referandum sonrası yaptığı konuşmada partinize de teşekkür etti. Bu siyasi tarihimizde herhalde bir ilk. Hiçbir başbakan adının içinde sosyalist olan bir örgüte, bir partiye teşekkür etmedi. Siz bunu nasıl karşıladınız?

-Tabii başbakanın bir inceliği aslında. Bütün sol ve sol olarak kabul edilen ama bence solda durmayan örgütlerin ve CHP'nin karşısında "evet" diyen bir siyasi örgütüz. O yüzden Sayın Başbakanın aklına geldik. Tabii kibar bir davranışa insan seviniyor.

-Çünkü epey çalıştınız diğer "yetmez ama evetçilerle" birlikte .

-Evet. Yetmez ama evet kampanyası sadece bizden oluşmuyordu. Biz çok ağır, ciddi bir iş yaptık. Çok etkili bir kampanya oldu. Evet, oylarının artmasına bir katkıda bulunmuş muyuz bilmiyorum doğrusu. Böyle bir veri yok elimde. Ama şöyle bir katkımız oldu. Biz evet diyen herkesin sorgulayarak evet demesine yardımcı olduk. Hatta başbakan bile kampanyanın başında böyle ibareler kullanmazken, kampanyanın ortasından itibaren, biz daha çok ortaya çıkıp, duyurmaya başladıktan sonra o da yetmez demeye başladı. Devam edeceğiz bundan sonra. Yeni anayasa yapacağız. İşte bu özgürlükler sınırlıdır, bu ilk adımdır demeye başladı ki bu en önemli katkımızdır bence.

-Sizin cenahta bir partinin lideri bir şey dediği zaman üyeler ne ölçüde uyarlar?

-Bizim partimizde böyle bir şey yok. Biz kararlarımızı büyükçe toplantılar yaparak alırız. Ben başkanım. Ama benim dediğim bağlamaz. Herkesin eşit söz hakkı vardır.

-Bu biraz da üye sayısının çok az olması yüzünden herhalde.

-Evet. Bini biraz aşıyor üye sayımız. Aramızda tek tük hayır diyen var. Çok az sayıda boykota omuz veren arkadaşımız oldu. Büyük çoğunluğu yetmez ama evet, demiştir. Gözü kapalı evet diyen hiç yoktur.

-Sizin Ak Parti içinde dostlarınız var mı? İlişkileriniz ne yönde?

-Hiç yok. Sıfır. Sadece darbe karşıtı hareketi Genç Siviller'le ilişkiliyiz. Onlarla birlikte çok fazla iş yapıyoruz. Ama onların da hiçbiri partimizin üyesi değil. Hiçbirinin bizimle bir alakası yok. Doğrusunu söylemek gerekirse bizden onlara giden tek tük insan da oldu. Genç Siviller'in Ak Parti ile bir yakınlığı var ama bizim hiçbir ilişkimiz yok.

-Web sitenize girdim. Bir parti hakkında bilinmesi gereken bilgilerin hiçbirini bulmadım. Ne adresi belli, ne yöneticileri, ne teşkilatı belli. Neden saklanıyorsunuz?

-Saklanmıyoruz. Biz şöyle düşündük. Bizim gücümüz bin küsur üyeden ibaret. Bunların iktidar şansı yok. Biz böyle bir hedefe sahip değiliz. Başka koşullar oluşursa, daha büyük, kitlesel bir sol partinin içinde yer alırsak, ülke politikasında başka bir yere gelebiliriz.

-O zaman burası parti değil de bir fikir kulübü mü?

-Fikir kulübü değil. Çünkü biz çok aktivist bir grubuz. Tabii ki çok katı, sınırları iyi çizilmiş fikirlerimiz var. Tabii ki biz başka bir gelenekten, yeraltına itilmiş, uzun süre yer altında yaşamak zorunda kalmış bir yerden geliyoruz. Biz hemen hemen ilk örgütlerden biriyiz, yeryüzüne çıkmak gerekir diyen.

-Kurtuluşçusunuz sanırım.

-Ben eski Kurtuluşçuyum. Biz Sovyetler Birliği'ne biraz yakın ama onu da eleştiren bir çizgideydik. Daha önce Mahir Çayan'la THKP-C'ciydik. Ondan önce tabii hepimiz TİP'liydik ve Dev-genç'liydik.

-Yani o kaçma, saklanma alışkanlığıyla mı yapıldı partinin web sitesi?

-Hayır tam tersine. Biz açığa çıkma ihtiyacı duyup parti kurduk. Ama mesela birçok ilde örgüt kurmadık. Yani arkadaşlarımız var. Zorlasak oralarda örgütü kurarız. Birçok sol örgüt, yirmi otuz kişiyle hemen parti il örgütü kuruyor. Biz böyle bir ihtiyaç duymadık. Seçimlere katılmak için çok ağır koşullar var. İllerin üçte ikisinde örgütlü olacaksınız. Bunu yerine getirmek için bir çaba içerisinde olmadık. Seçime katılacağız, yüzde yarım oy alacağız. Bu anlamlı bir faaliyet değildir diye düşündük.

-Yöneticilerin, kurulların adları niye yok?

-Onları ilan etmiyoruz. Bu ihtiyacı duymuyoruz. Çünkü demin dediğim gibi bizim herhangi bir üyemizle merkez yöneticimiz arasında örgütün siyasi çizgisini belirleme, yapacağımız işin kararını alma açısından bir fark yoktur. Büyük bir kitlesel örgüt olsak böyle bir demokrasi olmaz tabii. Daha temsili olmak, yönetici olmak zorundadır.

-Siz hiç içeride yattınız mı?

-Ben kısa süreli dört kere hapis yattım. Bir tanesi bildiri dağıtmaktan, taa 1966'da. Ankara'da bir buçuk ay yattım. Sonra Karabük'te altı ay yattım. Onda da bildiri dağıtmaktan yakalanmıştık. Daha sonra 12 Mart sonrası yattım. O zaman balyoz operasyonu yaptılardı yine. Yolda giderken gözaltına aldılardı. Ben biraz fazla tutuklanan, bırakılan, gözaltına alınan bir gençtim. Polisler tanıdılar, aldılar. Altı ay sonra serbest bıraktılar. Sonra aranmaya başladım.

-Hangi eylemlerden?

-Valla ben hayatımda hiç silahlı eylem yapmadım. Çünkü silahlı mücadele ile iktidarın alınabileceğini düşünmüyorum. Benim sosyalizm anlayışım şu: Emekçi sınıfların çoğunluğu harekete geçip iktidarı almalıdır. Bu ise büyük bir kitle örgütlenmesi gerektirir. Üç beş kişinin ya da birkaç yüz kişinin silahlı eyleminin hiçbir anlamı yoktur.

-O zaman içinde bulunduğunuz örgütlerde hep ayrıksı mı durdunuz? Çünkü onlar silahlı eylem yapıyorlardı.

-60'lı yıllarda öyle değildi. 70'in ortasından itibaren evet silahlı eylem yapılıyordu. Ama ülkücülerle savaş vardı. Bana kalırsa ülkücü hareket 27 Mayıs'ın ürünüdür. Zaten Türkeş, 27 Mayıs'ın lideri, ayrıldı. Daha doğrusu atıldı, gitti CKMP'yi ele geçirdi. Durup dururken komando kampları kuruldu ve askeri eğitim verilmeye başlandı gençlere. Bizim tarafta ne silah vardı, ne çatışma arzusu vardı. Zaten yeni doğmuş, gelişen bir harekettik. Bir anda kendimizi komandolarla çatışır bulduk. İnsanlar ölmeye başladı bir anda.

-Siz o dönemde bile silah kullanmadınız, öyle mi?

-Ben kullanmadım, hayır. Kullanmış olsam söylerim. 12 Eylül'den sonra Filistin'e çıktım. Benim örgütümün kararıydı. Filistin Kurtuluş Örgütü'nün misafiri olarak önce Şam'da, sonra Lübnan'da kaldım.

-Savaşmadınız mı?

-Savaş yoktu o sırada. Benim ayrılmamdan kısa süre önce İsrail Beyrut'u kuşattıydı. Tam boyutlu bir savaştı. Ağır bombardıman vardı. O vakit sırtınıza bir tane silah alıp dolaşıyorsunuz elbette ki. Başka yolu yok bunun. Hani askere girer gibi giriyorsunuz. Bir askeri disiplin altında değildik biz. Misafirleriydik onların. Ama silahlanmıştık. Kullanma şansımız İsraillilere karşı olmadı. Olsa olurdu, kullanırdım doğrusu.

-DSİP on üç yıllık bir parti. Öncesinde ne yaptınız?

-Lübnan'dan Londra'ya gittim. Orada mülteci hayatı yaşadım uzun üzere. Dönüp burada siyasi faaliyet yapmak istiyordum. Orada da yaptım. Kaldığım sürece bir İngiliz Sosyalist İşçi Partisi'nin üyesi oldum. Onların faaliyetine katıldım. Koşullar uygun olduğunda, yani 141, 142, 163 kalkınca döndüm. Çünkü hakkımda arama kararı vardı. Çetin Altan'ın bir konuşmasını bildiri yaptığım için 15 yıl ceza almıştım. Bu cezayı 141 kalkıncaya kadar hep sırtımda taşıdım.

-Partinizin amblemi kızıl yumruk. Bu çağda hiç de sempatik ve akılcı bir sembol sayılmaz. Değiştirmeyi düşünmez misiniz?

-Bu bizim uluslararası simgemiz. Yani sadece biz kullanmıyoruz. Bizim dünyada bir dizi kardeş örgütümüz var. Hepimizin ortak işareti bu.

-Bana yumruk sallayan birine niye gideyim de üye olayım ağabeyciğim.

-Bu 60'larda doğmuş ama şimdi bunu yumuşatma çabaları var ki ben biraz komik buluyorum. Bileğe beyin koyuyorlar. Sırf kol emeği değil, kafa emeği diyorlar. Bu da bana çirkin görünüyor. Doğru diyorsunuz o yumruğu değiştirmek lazım. Daha nazik bir şey bulmak lazım.

- Geçen gün Yasemin Çongar'ın bir yazısından öğrendim ki İngiltere'de yeni sol anlayışın liderlerinden Ed Miliband, İşçi Partisi'nin 1997 ile 2010 arasında beş milyon oy kaybetme sebebini "Eski zihniyete karşı çıkarak yola çıkan partimiz, kendi mutlaklarının tutsağı haline geldi" diye açıklamış. Türk solunun dikkate değer bir varlık gösteremeyişi hangi mutlaklarının esiri olduğundan?

-Türk solunun iki büyük mutlağı var: Stalinist ve Kemalist olması. Türk solu Stalinist. Dolayısıyla Sovyetler Birliği'nde, Çin'de, Arnavutluk'ta, Doğu Avrupa'da olanı sosyalizm olarak görüyor. 1920'den 1992'de kadar yaşanmış olan korkunç olayları bir bütün olarak aklıyor ve kabulleniyor. Uluslar baskıya alınmış, emekçiler baskıya alınmış, devlet terörü çok azgın. Özgürlüklerin ö'sünden bahsedilemez. Siz bu toplumu sosyalizm olarak, iyi bir şey olarak kabul ederseniz, o vakit dönüyorsunuz cumhuriyetin kurulmasındaki CHP iktidarına, tek parti diktatörlüğüne bakıyorsunuz 1950'ye kadar, çok benzeşiyor. Hem Stalinist oluyorsunuz, hem Kemalist oluyorsunuz. Devlet mülkiyetini yüceltiyorsunuz ve Kemalist geleneği dişinizle, tırnağınızla savunuyorsunuz.

-Yani sol şimdi Kemalizmin tutsağı haline mi geldi ?

-Elbette. Önemli bir kısmı böyle. Zaten bu nedenle ulusalcı. Giderek daha öne çıkıyor ulusalcılığı. Benim içinde yer aldığım Kurtuluş, Kemalizm ile hep çatıştı. Bütün yetmişli yıllar boyunca. Hala da benden ayrı olan arkadaşlarda çatışırlar. Bugüne geldiğimizde asker ve AKP arasındaki çatışmada hemen askerin yanında yer alabiliyorlar.

ZAMAN


10 BİN SMS SADECE 150 TL



       
(3 puan)/9
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karaktersiz ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Kalan Karakter: 500