Rojin: Irkçılar beni dinlemesinler!

01.03.2010 11:58:19

Bu ülkede para kazanmak yetenek işi değil... Aç insan ahlakını yiyor... Babam, 'Bir Türk’e asla kızımı vermem' derdi... Kürtlerin hepsi Türkleri seviyorlar... Siyaset bana göre değil... Mayın Tarlası’nın sesi, bayrağın sesinin çağrışımıydı...

En Çok Okunanlar



TOPLU SMS ARTIK ÇOK UCUZ

Hülya Okur'un Röportajı

“Gelinlikli bir barış elçisi vardı, hani Türkiye’nin sonuna iyi bir imza olamadığı elçi!….Bu kez belki de Allah tarafından, hor görülmüş bir azınlık için tahsis edilen bir koruyucu meleğimiz var.  Bu melek, bize şarkılarıyla bir Aştî-hûre yani barış ziyafeti sunmakla kalmıyor, İsrafil meleğinin iki kez üfleyeceği surdaki gibi iki ayrı gerçeği de bize duyurmaya uğraşıyor…O melek ki; büyümeden çocuk olamayan, yüzünü ve ellerini yaşlandıran hayat şartlarını değiştiremeyen, sesinden sadece kalın harferin çıkıyor olmasını, koldan yada bacaktan kısa gelen elbiselerini, saçlarının tellerinin birbirinden ayrılmamasını, irili ama ufaklı olmayan laflar etmesini, timsahın ağzına kadar girip kötülüklere yakınlaşmak isteğini, hastalığa hakkı olmayan bedenine ölümün sadece savaş meydanında geleceği düşüncesini, doğduktan sonra ayakta kalma şansının sadece kendisine ait olduğu gerçeğini, çok kardeşli bir evde sadece ayağını bastığın yerin kendi odası sayılabildiğini, gözyaşlarının en kurak günlere tuzlu bir çorba olarak saklandığını, türküyü yakarken yanığının nasıl kendisine kaldığını,  ardarda dizilen noktaların nasıl kurtuluş çizgisine dönüştüğünü göstermek için, kendilerini çare arayan değil, çare bulan da değil ‘çare olan’ için bekleyişe alırken kanatlarını açtıkça açan bir ‘melek’.….Sevgili Rojin’in melek kanatlarını uçağa dönüştürmek bizim elimizde diyorum ve bu güzel söyleyişi ile sizi başbaşa bırakıyorum…..”



“EN BÜYÜK KARANLIK, EVİ POLİSİN BASMASIYDI”

Suriyeli bir annenin ve Mardinli bir baba tarafından kaçırılmasının ardından yedi gün mayın tarlasında gizlenerek başlayan umuda yolculuklarının sabahın olmasını beklemeyen güneşi oldunuz. Günışığı manasına gelen Rojin’in karanlıklarla mücadelesi ilk ne zaman başladı? Çocukluğunun ışığını  yoksulluk dışında neler kapattı?

Yoksulluk en büyük karanlıktı zaten,  en çok ismimin telafuz edilememesi, Gülçin, Burçin….sana Ayşe diyelim….çok kırıyordu beni, adımı söyleyememeleri. Ailenin baskı ve dsiplini çok sertti, kendi kültürüne yabancı kalmaman için evde Kürtçe kitaplar ve toplantılar yapılıyordu. En büyük karanlık, evi polisin basmasıydı, Marksizim, Leninizm, felsefenin başlangıç ilkeleri kitabı kaç defa çürümüş olarak hale gelmişti. Önce samana sarıyorduk sonra naylona ve sonra tekrar samana sarıyorduk o kitaplar gitmesin, polis basacak diye, tam 12 Eylül dönemi…İlkokul 3’e gidiyordum, korkunç bir şeydi benim için, bütün o kitapların üzerinin kapatılıp toprağın altına her gömüldüğünde biz gömülür gibi hissederdik, o korku insanın kanını kurutan bir korkuydu,  çok korkuyorduk, o zamandan beri;polis, asker korkusu vardı yani. Çocukluğum çok sırlıydı bu yüzden, evde kitap saklandığını, komşularıma hiç kimseye söyleyemiyordum, hiç unutmuyorum bir gün polis basacak dediler, evde iki torba kitap, bedenim ağırlığında, çamur tarlasına basıp gitmiştim, bir tanıdığımızın evine, karısı kapıyı açtı, onlar da Mardin’li, kadına dedim ki,”Teyze kitapları burada bırakabilir miyiz” dedim, kocası da köşe yemek yiyor, evde olmadığını söyledi, kitaplarla o çamurlu yoldan ağlaya ağlaya geri dönmüştüm. Evimiz hakikaten partiler üstüydü, babam her partiden insanla görüşüyordu ve Türkiye’nin tam bağımsız olması konuşuluyordu o zaman, Kürt sorunu konuşuluyordu, sonra 12 Eylül geldi, ağabeyim işkenceden hastalandı, babam aylarca kayboldu, sonra bıyıkları ve saçları çekilerek işkence görmüş, öyle karanlıktı benim için çünkü evimizdeki evimize gelen herkes tarumar oldu birden, kimi hapishanede kimi yurtdışında, bana çocuk iken bilgi yarışması yapan, saat kullanmayı öğreten ülke başkentlerini soran insanların öldürüldüğünü, Ulaş Bardakçı komşumuzdu mesela. Yaşam coşkusu dolu evimizde kitaplar okunur, toplantılar yapılır, çocuğum daha, ilkokula giderken bana “Biz savaşta kazandık zaferi” Mitka Gribçeva’nın “Seni halk adına ölüme mahkum ediyorum”…İdealist bir çocukluk. ‘Bütün insanlar eşit olacak’ şeklinde bir dünya yaratmışlardı kafamda, büyüdükçe aslında karanlıklar daha da arttı. 

“ASLINDA İKİLİ İLİŞKİDE ÇOK DOMESTİK BİR KADINIM”

Bu sırrın içinde bir sır daha yakaladınız. Belki de kapı deliğinden görünen ışığınızdı, ‘Aşk’…12 Yaşında, inşaat işçisi Yusuf’a olan aşkınızı anlatırken size verdiği “Urfalı sana mecbur”yazısından sonra…

O zaman perihan Savaş ile İbrahim Tatlıses’in bir filmi vardı, ‘Yalan ‘diye, Perihan Savaş başka biriyle evleniyor, İbrahim Tatlıses, sakallı bıyıklı tren garında bekliyor, duvara yazmış, ‘Urfali sana mecbır’yazmış, bu da Urfalıya hani….

Duygusal bir coşku yaşamışsınız ama Yusuf’un ailesinin sizi serbest bulmasından dolayı, oğullarına amcasının kızını münasip görmüşler. Size aşkta en çok kaybettiren şey, özgürlüğünüz mü oldu?

Yusufların ailesi çok muhafazakârdı, kızları çarşaflı, elleri falan görünmüyordu, benim kolumun yarısının açık olması, başımın açık olması onlar için büyük bir şeydi, ölçülerimiz çok farklıydı, benim ailem de çok açık saçık gezdiren bir aile değildi ama onların ölçülerinin yanında çok masumdu, istemediler, amcasının kızını(Tevhide)aldılar, dokuz çocukları oldu. Biz damda yatardık, onların evi de biraz aşağıdaydı, gece onların ışıkları kapanmadan ben hiç uyumazdım, hep bakardım, ne zaman uyuyorlar diye, o davul zurna sesiyle beraber ilk aşkın kırılması orada başladı, çocuksun kaldıramıyorsun, ailede baba figürü de farklı olduğu için karşıdaki erkek senin için çok daha kıymetli oluyor. Sonra Tevhide ile evlendi, kasım kasım kasılarak mahallede önümden geçiyordu Tevhide. Aslında o zamanki özgürlük benimle ilgili değildi, ben okumak istiyordum, hem okuyum, hem nişanlanayım Yusuf’la istiyordum ki, hayat sana iki şeyi birden vermiyor, istediğin bir çok şeyi birden vermiyor, doğru!...özgürlük duygum ve fazla cesur olmak, erkeklerin garip bir kimyası var, biz büyütüyoruz onları ama kadınlardan daha korkak erkekler, öyle olduğunu düşünüyorum. Aslında ikili ilişkide çok domestik bir kadınım, acayip fazla verici  bir insanım ama biryandan da kendi hak ve hukuklarımı koruyorum ilişki oturduktan sonra.



“AÇ İNSAN AHLAKINI YİYOR MAALESEF”

Bu da herhalde 20 yıldır İstanbul’da yaşayıp, size, ‘Mardinli değilsin artık’dedirten bir bir erkek arkadaşınızla ortaya çıkmış bir durum….  Hızlı değişimin hem faydası hem zararı olduğu gibi bir düşünceye ve bu kadar Avrupalı bir görünüme sahipken neden İstanbullu görünümlü birini kabul edemediniz? Ya da sizin doğduğunuz topraktan alınıp, başka bir iklime geçmeniz hangi uyumsuzlukları beraberinde getirir?

Onu İstanbullu diye sınırlamamak Lazım, kent yaşamı keşmekeş, insanı çok değiştiren bir şey, detayları ve incelikleri kaçırmanıza sebep oluyor kent havası ve o naiflik ortadan kalkıyor; trafikte bir yerlere yetişmeye çalışıyorsunuz, bağırıyorsunuz…küçük yerlerin o yumuşak, sıcak, sabreden bir tarafı vardır, onu kast ettim, yani Mardin’in gelenekselliğinden değil de, küçük yer insanı olmak başkadır, kent insanın ruhunu, içini kemiriyor, para kazanma hırsı…’Çok para, az ruh’diyorum her zaman. Ne kadar çok paran olursa ruhunun bir tarafı büyük bir şekilde kemirilmiş oluyor, ben buna çok inanıyorum, çok çok param olsun istemem, belli bir standartta yaşayım isterim çünkü bu sınırsız güç sahibi olduğunu hissetmek insanlara bir takım küstahlıklar kazandırıyor bence, hızlı değişim sağlıksız tabi ki, o değişim dengeli olduğu zaman çok daha iyi oluyor, mesela göçe mecbur bırakılan aileler var bizim orada, köyleri boşaltılıyor, yakılıyor, geliyorlar buraya, hoşgörüyle karşılanan köyde, akrabası eşi dostu olan insan, burada yapayalnız, çaresiz, vahşi bir ortamda kalıyor, o zaman insanın doğasında olan başka şeyler ortaya çıkıyor, bir bakıyorsun herşeyi yapabilmiş, ‘Aç insan ahlakını yiyor maalesef”çok nadir de olsa o asalet duygusu insana bir şeyler yaptırmayabiliyor.

“EĞİTİMLİ İNSANLARIN PARA KAZANMA YETENEĞİ ÇOK FAZLA YOK”

Aç insan ahlakını yitiriyor ama tok insan da duygusallıktan uzaklaşıyor belki…

Bir denge lazım, hakikaten stoacılık var, Roma’da stoacılık diye bir din vardı, doğa dini, herşeyin dengede olması gerektiğini söylüyor, o denge ve ölçü kaybolduğu zaman insanın dengesi bozuluyor, o yüzden çok fazla aşırılı paralı insanların dengesini bozuyor, hani diyorlar ya, para kazanmak yetenek işi diye, bu ülkede para kazanmak yetenek işi değil, eğitimli insanların para kazanma yeteneği çok fazla yok, daha okudukları kitaplardan mıdır, daha ürkekler, daha tartarak gidiyorlar ama diğerleri…

“KONSERVATUARA GELDİĞİMDE DİKSİYONUMUN BOZUKLUĞU, FARKLI BİR YERDEN GELMİŞ OLMAM DOLAYISIYLA KAFAMI VURA VURA BİR SÜRÜ ŞEY ÖĞRENDİM”

Taştan ekmeğini çıkanlar

Evet, taştan ekmeğini çıkarıyor, daha cesur bir cüret var, o göçe mecbur edilen insanların da varoluşsal, existenziyalist bir travması oluyor. O varoluşsal Albert Camu’de  kitaplarında da vardır, hakikaten savaş sonrası insanların ruh hali ve psikolojisi inanılmaz sağlıksızdır, o bölgeden göçe zorlanan ailelerin de hakikaten varoluşsal bir travma yaşadıklarını düşünüyorum. Ben konservatuara geldiğimde, diksiyonumun bozukluğu, fakir bir aileden gelmiş olmam, kendimi kafamı defalarca duvarlara vurup bir sürü şey öğreniyorsun, yapmak istediğin bir çok şeyi zaman geçtikçe yaptıkça kişiliğin de oturuyor, ekonomi de, yaşam biçimi de çok belirleyici, onun için cebi dolup beyni boşalmak çok tehlikeli bir şey.

“BABAM, :”BEN BİR TÜRK’E ASLA KIZIMI VERMEM”DEDİ”

Peki varoluşunuzda yonttuğunuz yada heykele ilave ettiğiniz unsurlar neler….Cudi, Seve, Ruke, Dersim… bütün bu kardeşlerinizin hatta Kürt ve Türk kardeşlerinizin zeynası olma yürüyüşü ve dürtüsü ne zaman uyandı?

Benim ablam Maraşlı bir çocuğa aşık olmuştu, çocuk 8-9 kez bize ablamı istemeye geldi, ben çok küçüğüm, babam defalarca kovdu bunları, en sonunda çocuğu dövmeye yeltendi, istemiyorum, defolun diyerek, çocuk onun elini ölmek istedi, babam:”Ben bir Türk’e asla kızımı vermem”dedi. Sonra ablam kaç zaman yemek yemedi, bir sürü sefalet çekti, adamla birleşene kadar, evlendiler sonunda, çok da mutlu oldular, kafamda o zaman büyük bir şey oluştu, orada ikiye bölündüm, orada işte, Türkçe, Kürtçe şarkı okuyan, bağımsız duran yani o karede saklı benim dönüşümüm, babamın o çocuğu döverken, sonra o çocuğun eniştemin bizim evin en iyi damadı olması….insan fark etmiyor ki, önemli olan iyi insan olsun, ilişkilerde böyle şeyleri barındırmak bana çok yanlış geliyor, alevi diye vermemek, Kürttü, Türktü diye vermemek, o küçük yaşımla kafamda böyle bir algı yerleşmiş o orada oluştu, Türk ve Kürt kardeşlerimin zeynası olmak, bağımsız olmak, o kare hiç unutmadığım bir kare, benim hayatımda o karenin içinden çıkan bir ruh hali var işte, bağımsız, deli, hepimiz insanız sonuçta yani..İnsanlar diller yasaklanmasa, insanlar birbirlerine eziyet etmese bu hayat bu dünya hepimize yeter, insanlar arasında olmaması gereken o ayrımcılığı sistemler ve anlayışlar getiriyor, insanların günahı yok burada.



“HERKES KENDİ FİLMİNİN KAMERASINI GÖZLERİNDE TAŞIYOR AMA YÖNETMEN BAŞKALARI”

Bu ayrımcılıkla çok mücadele ettiniz ama sizin hayatınızın önemli dönüm noktalarında da karşınıza çıktı….Bir diksiyon hocası ve aynı zamanda Devlet Tiyatroları sanatçısı idiniz. Fakat Iraklı Kürt yönetmen Hiner Salem’den gelen sinema teklifi sizi tiyatrodan kopardı. Sizin yar ve ser arasındaki tercihlerinizi hep başkaları mı yaptı?

Yar ve ser çok güzel bir tanımlama bence, çok güzel sorular hazırlamışsınız. İmtihanlı bir hayat, zor bir hayat, herkes kendi filminin kamerasını gözlerinde taşıyor, yani çekimi kendisi görüyor ama yönetmen başkaları, sistemler!. Doğduğun zaman başlıyor işte o film, nerede doğduğun, nasıl bir ailede yaşadığın, nasıl bir çevrede olduğun her şey senin karakterini belirliyor, kötü bir inadım var tabi hayatla ilgili, bir şeyi doğru biliyorsam, bir sürü insan kahvaltı meselesinde şunları söyleme, bunları söyleme bak Ahmet Kaya örneği var diye çevremde konuşan arkadaşlarım oldu, ben dedim ki, “Bugüne kadar, doğruları söyledim, bundan sonra nasıl bükeceğim ki kendimi, söylemek zorundayım” Dünyanın neresinde olursa olsun o çocuklarla ilgili bir söz söyleyemeyen, benim için sanatçı lafının altında ezilir, o lafın altında ezilmemeliyiz, sanatçı muhaliftir, doğru bildiği şeyi söyler, oraya gitmemek de vardı ama gitmek, söyleyecek sözünün olması anlamına gelir, oraya gidince kendinle ilgili değil, toplumla, kanayan yarayla ilgili bir önerin varsa gitmelisin oraya diye düşünüyorum, bu da onun gibi hep yar ve ser arasında, sistem ve hep kendi egolarıyla yaşayanlar beni o arada bıraktı zaten. Adam diyor ki, ben devlet tiyatrosunda çalışıyorum, seni Kürtçe Filme gönderemem diyor, o yetki kullansa dese ki, gidebilir ne fark eder, Fransızca filme gidiliyor, buna gidilmiyor mu, belki de tepedeki buna bir şey söylemeyecek, kraldan çok kralcı anlayışımız var ya, yar ile ser arasında bırakan anlayış, o yalaka, sistem yalakası kişiliksiz tipler insanı yar ile ser arasında bırakıyor.

“DOĞU’YA AÇILIM GEZİLERİ YAPILMALI”, “SEVGİ, KARŞINDAKİNİN NEYE İHTİYACI OLDUĞUNU ANLAYABİLMEKTİR”

Gözlerimizle çektiğimiz filmi yönetenler başkası dediniz, işte o başkası üzerinde durmak istiyorum, Hasan Cemal, “Yaşamak için ille de acı çekmek mi Lazım”diye ‘Kürtler’ isminde bir kitap çıkartmıştı. Kürt kültürünü, insanını anlamak için ‘yerine koymak’ değil ‘yerine geçmek’ mi en gerekli olanıdır?

Hasan Cemal, Cengiz Çandar gibi kalemler, bu ülkede vicdan sahibi kalemler, bir şeyleri görüp değerlendiren insan sayısı o kadar az ki, hakikaten doğru söylüyor, bu açılımla ilgili söz söyleyen insanların bölgeye gidip, Diyarbakır’da birkaç ay yaşamasını öneririm, açılım nedir ben bilmiyorum diyorlar mesela, oraya açılım gezileri yapılabilir, o açılım gezilerine sanatçılardan başlanabilir, nelere ihtiyacımız olduğunu anlamadığımız sürece sevgiliyi inşa edemeyiz, sevgi, karşındakinin nelere ihtiyacını anlayabilmektir, yani kırmak çok kolay, kurmak çok zor, ben şimdi ağır bir laf söylerim size sonra onu onarmak nasıl bir şey? Onun için hep kırma yöntemlerini deniyoruz, Başbakan’a verdiğim dosyada binlerce çocuk var, mesela Berivan diye bir kız var, elinde taş bile görülmemiş, taş bile yok, 15 yıl hapis, hak mı bu, babası ağlıyor, o kadar yoksullar ki, ben bunu hissetmesem bile Batılı birinin hissetmesi çok daha anlamlı olacak, ben bunu söylemeye bile utanıyorum, insanların düşünmesi Lazım, bir anne yüreği hapishanedeki çocuğun ergenlik çağını bekliyor

“BERİVAN PSİKOPAT OLACAK”, “ISLAH EVİNE GÖTÜRÜLEBİLİRDİ”

Ki oradan çıktıktan sonra belki de esas potansiyel olacak, yapmak istemediği şeylerin içinde tepkisel olarak bulunacak ki belki de eline taştan daha ağırını alacak!....

Psikopat olacak, affetmek, eziyetten daha etkilidir, al bir ıslah evine götür, bir şey yap ama o çocuklar orada durduğu sürece büyük gibi davranacak, o çocukları orada tutarak bu açılım sürecine çok büyük zarar veriyoruz diye düşünüyorum…

“HİÇ BİR KÜRT MİLLİYETÇİ DEĞİLDİR,”” SANKİ BOKS RİNGİNDEYİM VE HER İKİ TARAFTAN DA YUMRUK YİYORUM”

Mehmed Uzun, “çok dilli” bir yazarken romanlarını Kürtçe yazmayı seçmiştir. Bu seçimin politik olduğunu ama milliyetçi içeriği olan bir politik seçim olmadığını düşünenler vardı, sizin şarkılarınızı Kürtçe seslendirmenizin ‘milliyetçi’ ve ‘politik’ içeriği var mıydı?

Hiçbir Kürt, çok az rastladım ki, milliyetçi değildir, çünkü Kürtlerin hepsi Türkçe şarkıları ezbere seviyor ve Türkleri seviyorlar, Kürtler, gerçekten seviyorlar, mesela git Kuzey Irak’a, ki ben sene de üç kez gidiyorum, o kadar çok Türkiyeli sanatçılara hayranlar ki, Kürtlerde milliyetçilik olgusu çok az bir kesimde var ama diğer taraftan Kürtçe sözünün şarkısına bile tahammülü olmayan insanlar var, insan buna üzülüyor, o yüzden benim şarkılarımda asla milliyetçilik olamaz çünkü beni bir kesim Kürtçe şarkı söylüyorum diye suçluyor, bir kesim TRT’Şeş’e çıktığım için satılmış Kürt olarak değerlendiriyor, öbür tarafa bakıyorsun, aman bu Kürt, bakmayın bu böyle görünüyor diyor, herkes kendine göre anlam yüklüyor, sanki bok ringindeyim ve her iki taraftan da yumruk yiyorum. Bu da hakikaten çok masraflı ve zor bir şey. Bağımsız durmak dünyanın en zor şeyi. Bakıyorsun, bazı çevrelere, cemaat ilişkileri var, onlar onlar aracılığıyla Avrupa’ya konsere gidiyor, birileri devlete çok yakın, onlar aracılığıyla belediyeler, festivaller, burada hiçbir duvara yaslanmadan ayakta durmak çok zor ama o zorluğu yüklenip zaman içinde doğru olduğunu anlamak insanı çok mutlu ediyor, ben doğru davrandım, vicdanlı davrandım, kimseye yalakalık yapmadım…sanat ve sanatçılık budur. O kahvaltı günü gittiğimde ben orada NASA’dan konuşuyor gibi oldum, uzaydan konuşuyor gibiydim, orada konuşulanlarla hiç alakam yoktu, Yavuz Bingöl’le aynı dilden konuştuk, İbrahim Tatlıses’le benzeri acil bir durum bu, çok önemli, Başbakan’a destek olun manasında….Nasa’dan bildiriyor gibi oldum. Niye Amerikan, İngiliz dili bize çok önemli geliyor, biz bayılıyoruz o dillere? Binlerce kilometre ötemizde bu dünyanın celladı aynı zamanda Amerika, bütün dünyaya saldırıyor ve ayakları altında eziyor. Zalim bir dil, İngilizce. Zalim bir kültürün aslında kültürsüzlüğün dili İngilizce. Oysa Kürtler çok eski bir medeniyet, İran-Pers çok eski bir medeniyet, Ermeniler çok eski bir medeniyet ama bakıyorsun biz niye bu kadar Amerikan İngilizcesiyle uğraşıyoruz, gitmişler Kanada’yı keşfetmişler, kızıl derelerin ellerinden topraklarını almışlar, çok zalimane bir tarihleri var, bir fast food kültürü, değerlerin yozlaşmas…Mesela ben Amerikan sinemasındansa, Avrupa Sinemasını tercih ederim, çok daha ayakları yere basan, incelikleri olan, bir Amerikan, bir İngilizce hayranlığımız var, oysa şurada yanı başımızda beraber toprakları kurtardığımız kardeşlerimizin diline tahammülümüz yok, dayanamıyoruz, bir Madonna’yı onların tırnağına değişmem, bir kompleks kültürü var, Orta Doğu’nun genelinde var, bize ait bir şey değil.

“DİLİNİZİ O KADAR SEVİYORSUNUZ Kİ, O DA ŞARKILARINIZA YANSIYOR”

Bunu her ne kadar Kürtçe diline indirgiyor olsak da, bunu başarmaya çalışma gayretinize gıpta ile bakıyorum…. Çalıştığınız barda programa katılan bir izleyici sahnede ‘Birleşmiş Milletler türkücüsü’ görür gibi hissettiğini yazmış.  Amerikalı turistlerin Kürtçe şarkı istediğinden de bahsetmiş. Kürtçeyi, istek alan, hatta dinlemekten zevk alınan, ayrı bir dil müziği haline getirmeyi nasıl başardınız?Yani bir Arap esintisi olması dolayısıyla mı yok Kürtçe müziğin insan ruhuna hitap eden özel bir yanı olduğundan mı?

Savaş Özbay….Ya aslında ben kendim bunu yapmışım diye bir kaide yok, O kadar öz güvenle yapıyorsunuz ki, dilinizi o kadar seviyorsunuz ki, o da yansıyor, bir ürkeklik yok buna dair. TRTŞeş’teki programımda o kadar keyifle kurduğum cümleler, tekerlemeler hani emin olmama durumu yok, dile hakim olmama durumu yok. Kürtlerde milliyetçilik olgusu çok az.Doğuyorsun, senin evinde Kürtçe konuşuluyor, senin kurguladığın bir şey değil ki, aslında geçmişine tarihine saygından kaynaklanıyor, o kadar eminsin ki bu konuyla ilgili, o da senin dilinden ve ağzından akarak çıkıyor, bu özgüven ve biraz da modern bir karması olması ve çok fazla örnek olmaması(modern yapan kadın olması) bu da ilgi uyandırıyor, 12 yıl bir bar programını bir insanın devam ettirmesi çok zor bir şey, herhalde Türkiye’de sayılı insanlar 12 sene boyunca her hafta program yapmıştır. Bu da çok dilliliği, çok kültürlülüğü içinde barındırıyor.



“BU ÜLKEDE BÖYLE SORUNLAR OLMASA SÜREKLİ KENDİYLE ÇEVRESİYLE DALGA GEÇEN BİRİ OLURDUM”

Peki sahne ve solonuzda nasıl bir çeşitlilik var?Sahnenizin Dolores Burton'u çağrıştırdığı, yorumunuzun ise  Azize Mustafa Zadeh'le, Nataşa Atlas arasında gidip geldiği konuşulmuştu. Sahne ve yorum açısından iki farklı karakter taşıdığınıza katılıyor musunuz? Şarkı söylerken çığlığınızdan en çok duyulmasını istediğiniz  şey ne oluyor? Ses renginizin bir mesajı var mı?

Çok mesajcı bir kadın değilim. Bu ülkede böyle sorunlar olmasa, sürekli dalga geçerim, sürekli espri yaparım televizyona çıkıp, ben böyle bir aileden doğmamış, böyle bir kültürden gelmemiş olsaydım, yani bazı şeylerin farkında olmamış olsaydım televizyona çıkıp sürekli şakalar yapan, sürekli kendiyle çevresiyle dalga geçen biri olurdum

“BİR AMERİKALI ÖĞRETMEN, BİZİM TOPLUM OLARAK BİRBİRİMİZİ ÇOK YARGILADIĞIMIZI SÖYLEDİ”

Bu mutluluk oyununu oynamanıza izin veremiyoruz öyle mi?Acılı, yanık bir ses mi sizinkisi?

Zor bir ülkede yaşıyoruz, demokrasisi oturmuş ülkelere bakıyorsunuz, imreniyorsunuz, insanların yaşamdan zevk alma gibi bir çabası var. Bizde hala yaşayabilecek miyiz, aman çıkınca bir şey olacak mı diye müthiş bir karamsarlık yanımız var, bir Amerikalı öğretmen gelmişti öğrenciyken bize, sahneye çıktı dedi ki:”Birbirinizi çok yargılıyorsunuz”Birbirinizi yargılayan bir toplumsunuz, bir eve kamera takın, neler konuşuyorlar ama demokrasisi oturmuş, birbirine hoşgörüsü olan toplumlarda, orada da evlerinde oturup televizyon seyrettikleri oluyor, bizim kadar acımasız değiller, biz oturduğumuzda çok yırtıcıyız o ekran başında, evindesin, pijamalarınla kumanda elinde, buna bak, bu ne söylüyor diye, korkunç bir gözlemleme imkanım oluyor hepimizde var.  Performansım şuna ya da buna benziyor gibi bir düşüncem yok, onların benzetmesi.

“SİYASET İÇİNDE YALAN BARINDIRIYOR, BANA GÖRE DEĞİL”

Eğer ülkemizde bu olaylar olmasa daha eğlenceli bir insan olabilirdim dediniz de, “cümleleri insanın gözüne gözüne sokmuyor, siyaset merakı yok,”gibi bir cümlesi olmuştu Ayşe Arman’ın ama isminiz dolayısıyla bile birçok kausun içinde buldunuz kendinizi, bu sorunları temelden yok etmek adına yöneticiliğe soyunur muydunuz yada ben siyasete atılsam bile bu sorunların çözüleceği yok diye mi düşünüyorsunuz?

Bana önerilmediğini mi düşünüyorsunuz? Ben hiçbir zaman siyasete soyunmayı düşünmedim. Siyaset bana göre değil, kimse kırılmasın, alınmasın, siyaset biraz içinde yalan barındırıyor, ben küüüt diye doğru bildiğim şeyi söyler, partimden istifa ederim yada atılırım, haftasında hemen, sakınmami doğruysa doğru, yanlışsa yanlış, kol kırılır yen içinde kalır, aman bu genel başkanım, aman da şöyle yapamam….



“MÜZİK MASUM BİR BEBEK, SİYASET VAHŞİ BİR ARENA”

Ama gurup olmanın gerekliliği de bu değil mi, biraz da kolektif çalışmak, örgütlenmek…

Sadece o değil ama bu ülkede siyasetçi olmak çok zor, Amerika mı, İngiltere mi nerede, bir adam iki parti değiştirip sonra istifa etti, kendi kendini men etti, burada herkes 10 parti geziyor. Müzik ve siyaset birbirinden çok farklı şeyler, müzik ilahi bir şey, gökyüzüne ulaşmak gibi bir şey, oysa siyaset çok daha kapitalist bir şey, bana müzikle siyaseti yan yana koyunca, müzik masum bir bebek, siyaset ise vahşi bir arena gibi geliyor, o masumiyeti bırakmak güzel bir duygu değil benim için

“HER HANGİ BİR SİYASETİN SANATÇISI OLMAZ, DEVLETİN SANATÇISI OLMAZ, BENCE”

O zaman bu konuda Yılmaz Erdoğan ile aynı fikirdesiniz, çünkü o "BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Kürt sanatçılardan anadillerinde eserler yapmasını isterken, “Siyasetin, sanat üzerinde ‘yapsınlar, etsinler’ deme yetkisi yok “diye yanıt vermişti.  Böyle bir davetin etiketlendiği bir isim olmak ister miydiniz?

Herkes özgür olmalı. Her hangi bir siyasetin sanatçısı olmaz, devletin sanatçısı olmaz, bence. Sanatçı özgür olmalıi istediği şekilde kendini ifade etmeli, önemli olan neyi ifade etmek istediğidir bence. Yılmaz Erdoğan, Türkçe bir eser yazar ama öyle bir yazar dillendirir ki bir sürü insanı etkiler, biri Kürtçe yapar. Ben insanların kendilerini hangi dilde ifade etmek istiyorlarsa öyle etmelerinden yanayım, o da bir baskı çeşididir, bence insanlara müdahale edilmemeli, kendini nasıl mutlu hissediyorsa, ana dilinde ifade yetersiz görüyorsa öyle ifade etsin, yeterli görüyorsa anadilinde de ifade etsin. Siyasetin, şöyle müzik yap, bu dilde şarkı söyle gibi sanatçıya müdahale asla olmamalı.

“ROSA LÜKSEMBURG’UN LENİN’E KARŞI KOYMASI GİBİ BİR ŞEY HALİ VAR BENDE”

Siz gurup anlayışına karşısınız ama….

Ben biraz anarşistim. Anarşistlerin, ‘omuz ver yıkılsın’ sözüne bile karşıyım. Çünkü örgütlülüğe ve kolektivizme çok inanıyorum, ama insan özgür olmalıdır. Rosa lüksemburg’un Lenin’e karşı koyması gibi bir şey hali var bende. Kazıncağız kafasına bir dipçikle öldürüldü bu yüzden, özgür olmanın bedeli budur, kadın Alman Sosyalist partisinden ama bu doktrinin kurucusuyla çarpışıyor bu kolay bir şey değil. Bu çok güçlü bir kadınfigürü, Rosa Lüksemburg.



“EZİLMİŞLİK DUYGUSU, KENDİNİ VAR ETME DUYGUSU, REKABET DUYGUSU FALAN VAR AMA BUNLARI AŞMAK GEREKİYOR”

Evet…Siz gurup anlayışına karşısınız ama…. Birlik duygusunu yakalamak istediğiniz bir yer var, Kürtçe şarkıcıların bir araya gelip, Karadeniz insanları gibi etkinlikler oluşturmaları….Sizce  Kürt birliği temelinde eksik olan ortak akıl nedir size göre?

Bu biraz siyasi bir soru gibi geldi bana. Sanatçılarla ilgili yorum yapabilirim. Dilimizin yıllardır baskı altında olması yeter bir sebep bir araya gelmemiz için, yıllardır böyle bir sıkıntı yaşıyor olmamız yeterli bir sebep o yüzden bir araya gelinmeli, konserler verilmeli, yıların verdiği ezilmişlik duygusu, kendini var etme duygusu, rekabet duygusu falan var ama bunları aşmak gerekiyor, geçen Karadenizli kadınlarla ilgili (İfakat)bir filme gittim, Karadenizli bir yönetmen yönetmiş, ve sahneye çıktığında bir konuşma yaptı, inanılmaz etkilendim, çünkü kadınlara yıllar önce, ‘Devrim yapacağız, sizi kurtaracağız” demişler, kadınlar şunu demiş:”Hani devrim olacaktı, biz hala çalışayruk”Karadenizli kadınların hikayesini öyle güzel anlatmış ki o Karadenizli iş adamları sponsor olmuşlar, Ali Ağaoğlu’na söyledim:”Valla kendimi unuttum, size üzüldüm”.. Ali Ağaoğlu da dedi ki:“Kürt kadınları bağırmayın, bak görüyorsun Laz kadınlarını?”Çok güzel bir filmdi, ben Kürt kızlarıyla ilgili bir yönetmenin böyle bir şey yapmasını isterim, Kürt sanatçıların imkanları olsa, hepimiz farklı yerlere gitsek, çünkü buradan bir çok sanatçı geliyor bölgeye biz kucaklıyoruz, şarkılarını ezbere biliyoruz ama bir ben gittim, Samsun’a, Artvin’e gittim, çok şanslıyım, bütün Kürtçe okuyan, Ermenice okuyan arkadaşlarım gitse, gürcüce okuyan Bayer diye bir arkadaşımız hepsi gitse ne güzel olur…bu kaynaşma için de, açılım için de çok güzel olur.

“BENİM FİLMİM YAPILSA EN ACTİON’LI BÖLÜMLERİ TRTŞEŞ’Lİ BÖLÜMLERİ OLUR”

Bu düşünsel akım bir yerde kendini sabitleyebilir mi, bir kitap yada filme konu olabilecek kadar malzeme verir mi hayatınız? örneğin…. Irak Cumhurbaşkanı’nın eşi Hero Talabani’nin kurduğu Kurdsat TV’nin 10’ncu kuruluş yıl dönümündeydiniz. Hero Talabani, 30 yıl önce peşmerge iken elinde video kamera, ne görürse kaydetmek, belgelemek istediği için o tv’yi kurduğundan bahsetmişti size…

Benim bir yazar arkadaşım bunu istiyor zaten. Birazcık ülkenin hazır olması Lazım buna. Rojin’in hikayesi, çocukluktan başladığımızda, içinde bir sürü çalkantılar barındırıyor, belki de Türkiye’nin 12 Eylül dönemini anlatan bir film olabilir,  yada 90’lı, 2000’li yıllar, açılım, TRT şeş dönemi, hele en action’lı bölümü TRT şeş bölümü olur, içinde Tülay’ın da olduğu, sürekli tehdit aldığı, kapımızda kanlı bezler, Alfred Hickok falan halt etmiş…yazsam o dönemi inanılmaz korkunç, bir kere aramızdan bir araba geldi, dedik bu bizi takip ediyor, öldürecek yani, felaket bir durum.

“BAŞBAKAN BİR ADIM ATIYOR, HORAA!.. ÜSTÜNE YÜRÜYORLAR”

Şu an da Kürt sorunundan daha büyük bir içsel sorunumuz olduğunu düşünüyor musunuz?

Bize 300 Milyar dolar harcatacak başka bir şey var mı sizce? Faturası bu kadar ağır olan bir şeyi naparsınız, herhalde önce ona dikkat edersiniz, o yüzden acilen bu sorunu çözmemiz gerekiyor, önce halkın anlaması gerekiyor, Başbakan bir adım atıyor, horaa üstüne yürüyorlar, o da bazı şeylerden çekiniyor, geri adım atıyor, Ergenekon’un üzerine gitmesi..bence çok önemli şeyler bunlar…Görebilmek lazım, eğrisiyle doğrusuyla, bir sağ partinin bunu yapması çok ilginç, ben AKP ‘ye oy vermedim, vermek gibi bir niyetim de yok ama bakınca aralarında bir şeyler yapmaya çalışan bir parti olduğunu düşünüyorum, gerek süreç diyelim gerek Avrupa Birliği diyelim, haksızlık etmemek gerek diye düşünüyorum, böyle kuru kuruya da, -Aman bunlar irtica gelecek! diye de doğru yapılacak şeyleri reddedemeyiz.

“KEŞKE BİZİM KAHVALTI TOPLANTISI AÇILIMDAN ÖNCE OLSAYDI”


Reddedemeyiz derken, Açılım konusunda iktidara destek verdiğinizde, Sezen Aksu gibi 'yandaş damgası' yemek ile merkezi idarenin ilk ısrarlı çabasını görmezden gelme arasında kaldınız mı?

Benim iktidarla hiçbir zaman barışık olmadım, her zaman sorunum oldu iktidarla, ilk defa iktidarın yaptığı şeyleri onaylıyorum ama o heyecanımız, o coşkumuz durdu gibi, durmaması, o coşkunun devam etmesi gerekiyor, o coşkunun devam etmesi için de ne yapılması gerekiyorsa onu yapmak lazım, keşke bizim kahvaltı toplantısı açılımdan önce olsaydı, önerilerimiz, fikirlerimiz çok daha önce olabilseydi, gerçi açılımla ilgili çok fazla şey olmadı orada ama konuşan bir kaç kişi de, Başbakan’a, cesaretli olması gerektiğini, bu heyecanın, coşkunun yarıda kalmaması Lazım mesajımızı ilettik. TRT şeş’le beraber kendini ilk defa bu ülkenin vatandaşı hisseden, o televizyonu izleyip ağlayan bir sürü insan oldu, hayat o kadar kısa ki hiçbir şeye değmiyor, yüzyıl sonra burası kimin hiç önemli değil, önemli olan bu topraklarda mutlu yaşamak, birilerinin dilini konuşması, bir kanal açılması…15 ayrı dilde program yapıyor BBC, ne oluyor? Yıkılıyor mu bir yer, hiçbir şey olmuyor, bu hoşgörü duygusunu yaşatmamız Lazım diyorum, bir arkadaşımız o kanalda-Ne oluyor hep halay çekiyor dediğinde, “Senin çocukluğundan beri dilin yasaklandı ve birden bire bir kanal açıldı, ne hissedersin, hep halay çekmek istersin belki de! Orada ne olursa olsun bir kanal olsun dersin belki de”, iyi hissettiriyor sonuçta, şarkılarımız çok az radyolarda çalıyor, üzülüyorsun niye popüler radyolarda da çalmasın ki? Neden çalmasın yani?

“İKİ ÜNİVERSİTENİN DOKTORA PROGRAMLARINA GİRME HAZIRLIĞIM VAR”

Belki bir yazar hayatınızı kaleme alacak ama Pozitif Bilim içinde de size bir rol biçiyorum ben, Ertuğrul Özkök, sizi yakından tanıdığında daha da sempatik bulmuş, “Neşeli, eğlenceli, kıpır kıpır bir Kürt kadını”diye yazmıştı.  Birleştirici gücünüzden siyaset ortamında yararlanamayacağımıza göre bir öğretim kadrosu içinde olmanız memnuniyet uyandırabilir… İki ayrı kültürün sentezini yapan bir eğitim programı içinde sizi görebilir miyiz?

Çok istiyorum özellikle akademisyenlikle ilgili hazırlığım var zaten. İki tane üniversite var, doktora programlarına girip hem müzisyen olarak hem de akademisyen biraz zor olacak çünkü bu ülkede popüler figürler genelde çok mürekkebe bulaşmamış hem popüler olup , hem çizgiyi koruyabilen çok  örnek yok ama yapmak istiyorum. Akademisyenlik ileriki yaşlarımda yapmak istediğim şeylerden biri ama şimdi değil o o zaman bile elimde mikrofon olsun istiyorum hem öğrencilerimle bir şeyleri paylaşmak hem şarkı söylemek istiyorum.

Mikrofonu bırakmam deyince sanat kılıcını kuşandığınız ilk meydana inmek istiyorum şimdi, Hıncal Uluç, sizi  keşfedenin Güneri Civaoğlu olduğunu yazmıştı hatta kendisinin sizi onun sayesinde tanıdığını..Hangi gazetecinin buluş sayacağı bir ortama doğdunuz?

Aslında Ahmet Tulgar, sene 1999, Milliyet’te bir başlık vardı, Ercan Arslan’ın fotoğraflarıyla, ‘Kürt kadın üstelik de rockçı!...Medyatik anlamda duyulmamı sağlayan ilk röportajımdır Ahmet Tulgar. Haksızlık etmemem Lazım.

“BİR KEZ SEVDİĞİM ADAM BANA, ‘KAPLAN’DEMİŞTİ”


Engin ardıç;”Rojin havalı kadın, alımlı kadın... Kimi zaman giysileri ve takıları bizim ölçülerimize göre berbat, kimi zaman çok çarpıcı, neredeyse vahşi bir güzellikte”diye tanımlamıştı sizi. Erkekler kadar iyi olduğunuzu belirten bu ‘vahşi’ kalıbına neden sokuluyor olabilirsiniz?

Valla çok sert görünmeyi isterdim ama bir kez sevdiğim adam, kaplan demişti, seni kaplana benzetiyor demişti, vahşi, yırtıcı…Aslında herhalde biraz kendinden emin halim mi öyle bir hava veriyor ya da bazı kararlarda kendini es geçme duygusu mu buna sebep oluyor, ya da sahnedeki halim mi şarkı söylerkenki halim mi? Engin Ardıç’ın kalemini çok severim, boş değerlendirmeler değildir, Engin ağabey ’vahşi’dediyse vahşiyimdir.

“DİYARBAKIR’A HER GİTTİĞİMDE SABAHA KADAR OTURUYORUZ, DEĞERLENDİRME YAPIYORUZ”

Arabanızın arkasına, “Miras değil, ses teri” diye bir yazı yazdırmışsınız. Zenginliğinizi ya da varlığınızı sefil hayatlar süren köy veya kırsal halka aktarımda kullanıyor musunuz? Devletin elinin üzerine elinizi koyduğunuz durumlar yaşandı mı?Nasıl bir paylaşım içindesiniz halkınızla?

Yok yazmadım, yazacağım dedim, espri yaptım. Ekonomi ile ilgili bende saklı kalsın, hoş değil, bu tür şeyler ölünce açıklanmalı. Kropotkin en büyük anarşist şunu demiş:”Mülkiyet hırsızlıktır” biz o hırsızlığı yapıyoruz zaten arabamızla, evimizle falan ama küçük paylaşımlarda bulunmak lazım insanlarla çünkü hiçbir şey aslında bizim değildir, dünyanındır, hayatındır, devlet üzerinde elim olacak şekilde bir ilişkim olmadı zaten, konserlere gittiğim zaman insanların arasında bir g<

10 BİN SMS SADECE 150 TL



       

(2,6 puan)/6
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karaktersiz ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Kalan Karakter: 500
asena

20.03.2010

zaten bir TÜRK senin gibi birinin sadece ölümünü ister seninle evlenmeyi düşünmeyi geçtik o yüzüne bile tahammül edemiyoruz öyle konuşmuş ki baban sanki peşinde 1000 tane türk var gerçekten komiklikte iyiymişsiniz cem yılmaza bi uğrayın işe yarar belki
      Beğen (0)          Beğenme (0)